• BIST 99.028
  • Altın 281,265
  • Dolar 5,8739
  • Euro 6,4829
  • Bolu 11 °C
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 8 °C

SORULAR, SORULAR!...

Hasan Dinç

Geçtiğimiz haftaki yazımda Diyanet İşleri Başkanlığının 30 Ağustos zafer bayramı ile ilgili hazırladığı ve bütün Türkiye’de camilerde okunan Cuma Hutbesi ile ilgili düşüncelerimi siz okuyucularımla paylaşmıştım. Bu Haftaki yazımda 12 Eylül 1980 müdahalesinin 39. Yıl dönümü ile ilgili düşüncelerimi kaleme almayı plânlamıştım. Ancak geçtiğimiz hafta yazdığımız yazıyla ilgili olarak hem telefonla, hem de sokakta okuyucularımın takdirlerine ve de sorularına muhatap oldum.  Soruların çoğu ortak olması hasebiyle zaman geçirmeden cevaplanmasını uygun buldum. Bu nedenle yazımı bu sorulara tahsis etmiş bulunuyorum. İnşallah cevaplarla konu daha da vuzuha kavuşacak, bilinmesi gerekenler yerlerine ulaşacaktır.

Sorular farklı gibi görünse de, özde aynı anlama gelmekte ve şu ortak konuya cevap aranmaktadır. “cumhuriyetimizin önemli bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığının kendini cumhuriyet kurumu olmaktan öte, bir Osmanlı kurumu olan Şeyhülislâmlık kurumunun devamı olarak kabul etmesinin ne sakıncası bulunmaktadır?” Okuyucularımı dinledikten sonra bu sorunun üzerinde genişçe durularak açıklığa kavuşturulmasının lüzumuna ben de inanmış bulunuyorum.

Şeyh Arapça bir kelime olup aşiret ya da kabile başkanı anlamına gelmektedir. Şeyhülislâm ise Osmanlıca bir terim olup dini konularda en yüksek derecede bilgi ve yetkiye sahip kişi anlamında kullanılmaktadır. Gerek Peygamberimiz (S.A.) zamanında, gerekse onu takip eden Dört Halife devrinde, Emeviler, Abbasiler ve Selçuklular devrinde devlet yönetimine hulul etmiş böyle bir kurum yoktu. Bu şunu gösteriyor ki Şeyhülislâmlık İslâmi bir kurum olmayıp, çok sonraları Osmanlıda ortaya çıkmış bir kurumdur.

Dört halife devri de dâhil olmak üzere ilk İslâm devletlerinde halife ve sultanların yanında dini bilen saygın din adamları elbette vardı ve bunlar devlet başkanlarına uygulamalarla ilgili olarak yol gösteriyorlardı. Ancak hiçbir zaman yönetimde görev alarak yürütmede rey sahibi değillerdi. Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Osmanlı padişahlarının yanlarında da bu büyük ve saygın din adamları eksik olmamıştır. Günümüzde bile kuruluş yıllarındaki Osmanlı Bey ve Sultanlarına dini öğüt veren, onları hikmet dolu sözlerle yanlışlardan koruyan büyük ulu din adamlarının sözleri bize ışık tutmaktadır. Şeyh Edibali bunların en yücelerindendir. Bu din ulularının en büyük özellikleri saraydan uzak durmaya özen göstermeleri ve ancak davet aldıklarında Sultanın huzuruna çıkmalarıdır. Hacı Bayram-ı Veli ve öğrencisi Ak Şemseddin Hazretleri bu uluların en önde gelenleridir.

Osmanlı Devletinde Şeyhülislâmlık adı ile uygulama Yükselme devrinde başlamış, önceleri Divan (hükümet) toplantılarına ilgisi dolayısıyla davetle katılmışlardır. Daha sonraki dönemlerde Divan üyesi olmuş, Divanda alınan kararların İslâm Dinine uygun olup olmadığı konusunda fetvasına ihtiyaç duyulmuştur. Divan kararları ancak Şeyhülislâmın mührüyle padişaha arzolunur, böylece uygulamaya konulurdu.   Yükselme döneminden sonra devlet protokolündeki yeri hızla artmış, sadrazama eşit duruma gelmiştir. 19.Yüz yıldan itibaren Divan üyesi olarak çok önemli yürütme gücüne ulaşmıştır. Böylece Şeyhülislâmlık Osmanlı yönetiminde din işleriyle birlikte dünya işlerine de karışan en güçlü konuma gelmiştir. Bu tarihi seyirden de anlaşılacağı üzere Şeyhülislâmlık İslâmi bir kurum olmaktan ziyade, uygulaması yalnızca Osmanlıda görüldüğü için bir Osmanlı kurumu olarak nitelenmiştir. Ayrıca bu kurum devletin evkaf (Vakıflar) yönetimini, Adalet işlerini, eğitim işlerini de üstlenmiş ve yürütmenin en güçlü tarafı olmuştur.

23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da T.B.M.M. açıldığında Şeyhülislâmın uhdesindeki görevlerin Adalet ve Eğitim işleri dışında kalan kısımları Şeriye ve Evkaf Bakanlığına verilmiş, Şeyhülislâmlık kurumu 1922 yılında ilga edilmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde ise Şeriye ve Evkaf Bakanlığı lağvedilerek yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş yasasıyla devlet işlerine karışması önlenmiş yalnızca “İslâm Dininin hukuk kuralları dışında kalan inanç ve ibadetlerle ilgili hükümlerinin yürütülmesi ve ibadet yerlerinin yönetilmesi”yle görevlendirilmiştir. Böylece İslâm tarihinde ikinci kez dini kurum ve kişilerin devlet işlerine müdahalesi önlenilmiş, din olması gereken yere oturtulmuştur. Yani yeni cumhuriyetimiz ilk uygulaması 1058 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’le başlatılan uygulamaya geri dönmüştür.

Bilindiği gibi Abbasi Halifesi şii Fatimi ve Karmeti baskılarından bıkmış, kendisini bu baskılardan kurtarması için Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i  Bağdat’a davet etmiştir. Güçlü ordusuyla halifenin davetine icabet eden Sultan Tuğrul Bey büyük bir törenle Bağdat’a girmiş ve Abbasi Halifesini Şii Fatimi ve Karmati tutsaklığından kurtarmıştır. Abbasi Halifesi Sultan Tuğrul Bey’i “Doğunun ve Batının hâkimi” unvanıyla kutsamış, Sultan Tuğrul Bey de İslâm halifesini büyük  saygı ve hürmetle kucaklamış ancak, “Devletişleri ortaklık kabul etmez” ilkesi gereğince, devlet işlerini halifenin üzerinden alarak onu sadece “din işlerini” yürütmekle görevlendirmiştir. Abbasi Halifesinin buna gönülden razı olmaması Selçuklu Devletinin başına çok gaileler açmış, beklide yıkılmasının önemli sebeplerinden biri olmuştur.

Kısaca tarihi seyrini anlatmaya çalıştığım şu geçmiş bile gösteriyor ki Diyanet İşleri Başkanlığı kendini cumhuriyet kurumu olarak görmeyip, Şeyhülislâmlığın bir devamı olarak kabul etmeye yeltenmesi “devlet içindeki yönetim ve yürütme” yetkisini yeniden elde etme hayalinin bir tezahürü olarak görülebilir. Böylece Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya, bizi kulluktan insanlık mertebesine çıkaran cumhuriyete ve cumhuriyete sahip çıkan Türk Milletine neden karşı olduğu, içten içe neden savaş hali sürdürdüğü bir nebze olsa da anlaşılabilir. Son Şeyhülislâm’ın İngiliz emperyalizminin işgali ve entrikası sonucu Mustafa Kemal Paşa’ya idam fetvası vermesiyle; Türkiye Cumhuriyetinin bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığının ATATÜRK ve CUMHURİYET düşmanlığında ortak olmaları ve ATATÜRK ve CUMHURİYET düşmanlarına kucak aşmaları pek de şaşırtıcı olmasa gerektir.

Bu konuyu şimdilik burada noktalamak ve eski milli yaralarımızı kaşıyarak yeniden kanatmak istemiyorum. Fırsat zuhur ederse padişah ve halifelerin boğdurulmasına, nice masum sadrazam ve paşaların katline fetva veren, böylece devlet hayatında onulmaz yaralar açan sicili bozuk bu kurum hakkında yazı kaleme alabilirim. Diyanet İşleri Başkanlığının temiz bir cumhuriyet kurumu olmak yerine Osmanlı kurumunun devamı olduğunu kanıtlamaya çalışmasını esefle kınıyorum.

Bu yazı toplam 976 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 215 05 52 | Haber Yazılımı: CM Bilişim