• BIST 1.542
  • Altın 442,399
  • Dolar 7,3985
  • Euro 9,0105
  • Bolu 1 °C
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara -3 °C

TÜRK DEVLET GELENEĞİ VE DİN (III)

Hasan Dinç

 

 

Türk toplumunda dine, dindara ve din adamlarına saygı ve güven tamdır. Ancak devlet yönetim aygıtında ve yönetim şemasında dine ve din adamlarına yer verilmemiştir. Bunun en önemli sebebi kağana devleti yönetme ve töre (Yasa) yapma yetkisi Tanrı tarafından verilmiştir. Kağan da bu yetkisine ortak kabul etmez. Ayrıca Türklerde dini taassup yoktur. Devletin egemenliği altında bulunan topraklarda her dinden ve inançtan insanlar hür bir şekilde yaşar, inançlarının gerektirdiği ayin ve ibadetleri devlet güvencesi altında serbestçe yaparlardı. Devlet aygıtında yer alacak dinin temsilcisi diğer inanç sahiplerinin hoş karşılamayacağı ve kabullenmekte zorlanacakları kararlar alabilir, bu da hoşnutsuzluklara ve huzursuzluklara sebep olabilirdi. Farklı din mensuplarının birbirlerine karşı şüphelerini artırır, devlet için en önemli olan birlik ve beraberliği bozabilirdi. O nedenle devletin yüksek yönetim organında din adamları bulunmaz, yönetim için alınan hüküm ve kararlarda din ya da dinlerin hüküm koyma ve denetim yapma yetkisi bulunmazdı.

Türklerin Müslüman olmaları İslâm’la şereflenmiş diğer milletlerden bambaşka bir yolla olmuştur. Türklerin Müslüman olmaları miladi VII. Asrın ortalarından başlamış X. Asra kadar sürmüştür. Ancak kitleler halinde İslâmlaşma bu tarihten sonra gerçekleşmiştir. İki buçuk asra yakın temas sürekli savaşlarla geçmiş iki toplum birbirlerine düşmanca hisler beslemişlerdir. Her iki taraftan da yüz binlerce insan savaş meydanlarında ölmüş,   bu sonuçlar tarafların birbirlerine karşı düşmanca hislerini kamçılamıştır. Netice olarak Türkler savaş meydanlarında kaybetmelerinden dolayı galiplerin dinini kabul etmek zorunda kaldıkları için Müslüman olmadılar. Bizzat güvenip inandıkları din uluları onlara İslâm’ı telkin ettikleri için Müslüman olmuşlardır. Türklerin İslâm’a akın, akın girmelerinin en büyük öncüsü milletleşme yolumuzu açtığı için bütün Türklük âleminin şükran borçlu olduğu Ahmet Yesevi Hazretleridir.

Ahmet Yesevi Hazretlerinin milletimize telkin ettiği İslâm da iki şey öne çıkmakta bu iki şey de bizi farklı kılmaktadır. Bunlardan birincisi İslâm kültürü içinde öz Türk kültür geleneklerini devam ettirmesi ve en anlamlısı da Türkçenin devlet dili, edebiyat dili ve dinin telkin ve halka anlatılması dili olarak kabul edilmesidir. İkincisi ise devlet adamlarına yakın olunmamasıdır. Onun Anadolu’daki takipçileri de başta Hacı Bektaşi Veli ve Hacı Bayrami veli olmak üzere “Dünya saltanatına heves etmemeyi ve gerekmedikçe saltanat çevresinde bulunmamayı” müritlerine tavsiye ettikleri bilinmektedir. Bilhassa saltanat çevresinde bulunmama ilkesi Türk töresinin “beyler verir, fakat ezer” geleneğinin canlı bir devamıdır. İşte bu ilke bile din ulularının devlet yönetim şemasında neden yer almadığının tarihi bir kanıtıdır. Ayrıca bu ilke Türk töresinin “İmamın görevi hutbe ve din ile meşgul olmak, sultanlığı (egemenliği) padişahlara havale etmek ve dünyevi saltanatı onların eline bırakmak” ilkesine de parelellik göstermesi bakımından da öneme haizdir.

İlk Müslüman Türk devletleri Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular bu geleneği canlı tutmuşlar ve din adamlarının devlet yönetimine, yönetim kararlarına müdahil olmalarını kabul etmemişlerdir. Kendilerine Tanrı tarafından verilen devlet yönetme ve töre yapma “Kut” yetkisini kimseyle paylaşmak istememişlerdir.

Bu farklılığı Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Abbasi halifesine de göstermiş, Türk devlet geleneğinin geleneksel Arap-İslâm devletine benzemeyeceğini uygulamasıyla bizzat göstermiştir. Bağdat’ta Şii Karmati ve Şii Fatimi baskısından bunalmış, sarayından dışarı adım atamayan halife kendisini bu baskıdan kurtarması için gizlice Sultan Tuğrul’u Bağdat’a davet etmişti. 1056 yılında bu davete icabet eden Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey yüz bin kişilik büyük ordusuyla Bağdat’a girmiş, önce Karmatileri tenkil etmiş sonra da Fatimi tahakkümünü söküp atmıştı. Sultan Tuğrul Bey halifeyi bu Şii tahakkümünden kurtardıktan sonra yaptığı ve tarihlerin anlata, anlata bitiremedikleri büyük bir şölende Halifeye büyük bir saygı göstermiş, onun için yaptırdığı yüksek bir tahtı otağına koymuştur. Yanına ise ondan alçak bir tahtı kendisi için yerleştirmiş ve İslâm halifesine saygısını bu şekilde ifade etmiştir. Ancak halifenin devletin yönetiminde hak talebini iyi karşılamamış, “Devlet ortaklık kabul etmez, sen din işleriyle uğraş devlet yönetmek benim işimdir” diyerek Türk devlet geleneğinin bu şekilde hatırlatmasını uygun bulmuştur.

Bunun haricinde Türkler İslâm’a girdikten sonra Orta Asya’yı İslâm medeniyetinin ikinci büyük merkezi haline getirmişler başta Buhara, Semerkant ve Taşkent olmak üzere bu şehirlerde kurdukları vakıf ve medreselerle hem İslâm ilmine hem de insanlık medeniyetine büyük katkılar sağlamışlardır. Kurdukları ameli ve itikadi mezheplerle İslâm’a genişlik ve hayatiyet kazandırarak  IX. Asırda “ içtihat kapısı kapanmıştır” diye insan aklının gelişmeci yönüne sınır koyan anlayışa dur demişlerdir. Türk asıllı iki büyük insan kurdukları iki büyük mezheple islâm’ın ve insanlığın ufkunu açmış, aklı kanatlandırmışlardır. Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam ve Maturidiyye mezhebinin kurucusu İmam Maturidi günümüz Müslümanlarına ta uzaklardan yol gösteren birer kutup yıldızı olmuşlardır. Maturidiye göre bir şey haramsa “O şey insana zararlı olduğu için haramdır” Eşari mezhebine göre ise “ o şeyi Allah haram ettiği için haramdır” esası geçerlidir. Şu anlayış farkı bile atalarımızın İslâm’ı nasıl anladıklarını göstermesi bakımından çok önem arz etmektedir. Türk İslâm hukukçuları ayrıca İslam hukukuna istihzan kaynağını da getirerek dinin elini rahatlatmışlar ve Türk töresine İslâm hukukunda büyük işlerlik kazandırmışlardır. Bilindiği üzere İslâm’ın dört hukuk kaynağı vardır. Bunlar Kur’an, sünnet, icma ve Kıyas tır. Bu kaynaklara uygulamada istihzanı katarak Osmanlı devlet işleyişine büyük rahatlık kazandırılmış ve Türk töresine İslâm hukuku içinde hayatiyet bahşedilmiştir.

İstihzan kelime anlamıyla “güzel bulma, beğenme” anlamına gelse de İslâm hukukunda terim olarak karşılığı “ümmetin genel menfaati” demektir. Osmanlı hukukçuları verdikleri hükümlerde ve Islahat dönemlerinde toplumun ve devletin ihtiyaçlarına cevap vermek için her zaman bu istihzan ilkesine başvurmuşlar ve bu ilkeyi çalıştırmışlardır.

Not: Yazını son bölümü inşallah gelecek hafta yayınlanacaktır.    

Bu yazı toplam 2750 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 215 05 52 | Haber Yazılımı: CM Bilişim