• BIST 93.492
  • Altın 211,318
  • Dolar 5,4683
  • Euro 6,1708
  • Bolu 8 °C
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 9 °C

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ BAZILARINI YORMUŞ (IV)

Hasan Dinç

Yazımın bundan önceki bölümünü kurucusunun nezaretinde uygulanan ve on beş sene süren milli sistemin 10 Kasım 1938 yılında sona erdiğini ve o günden bu yana sistemin iki büyük sapma geçirdiğini söyleyerek tamamlamıştım. Ben sapma olarak nitelendiriyorum ama siz onu anlatılanlar doğrultusunda başka bir kelime ile de tanımlayabilirsiniz.

O sapmalardan ilki ilkeleri ve programı bizzat ATATÜRK tarafından hazırlanarak kurulan Cumhuriyet halk Partisi tarafından ATATÜRK’ÜN irtihalinden sonra iktidar olan merhum İsmet İnönü’nün kendini milli şef ilân ettiği dönemde yapılmıştır. Merhum İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığına getirildiği günden itibaren başlayan devlet dairelerinden, paralardan ve pullardan ATATÜRK’ÜN resimlerinin kaldırılarak tarihi kişiliğinin unutturulmasına yönelik girişimi bir yana bırakırsak, ATATÜRK’ÜN kurduğu milli sisteme yönelik köklü değişikliklerle sistem büyük bir revizyona uğramış, tabir caizse ATATÜRK’ÜN kurduğu milli sistem bir karşı devrimle devre dışı bırakılmıştır.

Mustafa Kemal ATATÜRK cumhuriyetin kuruluşunun onuncu yılı kutlamalarında yaptığı unutulmaz konuşmasında işaret ettiği “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir” cümlelerinden anlaşılacağı üzere Türkiye Cumhuriyetini “Türk kahramanlığı ve Yüksek Türk Kültürü” temelleri üzerine kurmuştur. “ Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk denir” anlayışıyla takip edilen bir politika ile Türk kültürü temelleri üzerinde yükselen yeni cumhuriyet Türklük potası altında sağlam bir milli devlet olarak hayata başlamış, kısa süre içinde dünya devletleri içinde saygın yerini almıştır.

İnönü döneminin ilk yıllarından itibaren yapılan kültür devrimiyle milli kültür siyasetimizde büyük sapma olmuş, cumhuriyetimizin temellerini oluşturan Türk kültürü yerini Antik Yunan kültürüne ve Hıristiyan Roma kültürüne bırakmıştır. Kısaca Greko-Latin kültürü dediğimiz ve milli bünyeye yabancı kültürün benimsenmesine sebep olarak Batı medeniyetine geçiş gösterilmiş, yerli ve milli kültürün bu medeniyete geçişe engel olduğu, Batı kültürüne uyumu engellediği ileri sürülmüştür. Bu dönemde antik Yunan ve Roma kültürünü temsil eden bütün kitaplar Milli Eğitim Bakanlığınca tercüme edilmiş, bütün kütüphanelere, okullara ve o dönemde kültür faaliyetlerinin halk içindeki öncü rolünü üstlenen Halk evlerine dağıtılmıştır. Mesleğim icabı gittiğim bütün okullarda bu kitapların kapağı bile açılmadan tozlu raflarda yerini aldığını müşahede ettim.

Yine bu dönem edebiyat ürünlerinde konu ve tema büyük değişikliklere uğramış, ilk dönemin milli birlik ve bütünlüğü pekiştirmeye yönelik milli edebiyat ürünlerinden roman, hikâye, tiyatro ve şiirler yerini toplumsal bölünmeyi tetikleyen sınıfsal çatışmayı öne çıkaran ürünlere bırakmıştır. Vatan sevgisi, millet sevgisi, bayrak sevgisi ve bu sevgiler için fedakârlığı konu edinen edebi türler yerini ağa – maraba, İşçi – İşveren, Fakir – zengin, İmam – öğretmen, halk – bürokrat çatışmasını konu alan eserlere ve Sünni – Alevi çatışmasını konu alan inanç parçalanmalarına bırakmıştır.

 Milli kültür kıyımı o derece hız kazanmıştır ki günün radyo yayınlarında Türk halk müziği ve Türk sanat müziği yasaklanmıştır. Yani bütün tarihimiz boyunca oluşturduğumuz gönül telimizi titreten müziğimiz sanat icra edilen bütün muhitlerden radyo, konservatuar ve okullardan kovulmuştur. Nerdeyse halkın mırıldanmasına bile yasak getirilecek derecede karşı bir uygulamaya gidilmiştir.

Halk müziğimiz ve sanat müziğimiz kendi kaderine terk edilmiş, bu müziği icra eden sanatçılara itibar edilmemiş ve yeni sanat ürünlerinin verilmesine engel olunmuştur. Bunun gibi güzel sanatların bütün dallarında Batıya yönelme olmuş, geleneksel bütün güzel sanat dallarında bir ihmal ve zamanla körelme ve unutturulma hâsıl olmuştur.

Yine bu dönemde en önemli sapmalardan biri de okullarda okutulan tarih kitabı ve onun müfredatında olmuştur. Atatürk’ün tarihe bakışını anlatan  “Büyük devletler kuran ecdadımız, büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Tetkik etmek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”esasından tamamen vazgeçilmiş, Orta Asya Türk tarihi müfredattan çıkarılmış Selçulu tarihi, Gazneliler, Karahanlılar, Uygurlar ve Göktürkler ya çok silik bir şekilde anlatılmış ya da hiç yer verilmemiştir. O dönem Türk Destanları yetişen yeni nesilden esirgenmiş, yerine Yunan destan ve efsaneleriyle birlikte eskiçağ Yunan tarihi, Isparta ve Atina site devletleri, Makedonya ve İskender’in seferleri, başlangıcından itibaren Roma tarihi, Kartaca ve Fenike tarihi okutulmuştur. Böylece Türk çocuklarıyla geçmiş ataları arasında bağlar kopmuş, efsane Türk kahramanlığı onlara aktarılmamıştır. Bu bağı kuran destan ve kitaplar bugün bile gençliğimizin bilgi dağarcığının içinde bulunmamaktadır. Mesela her Türk çocuğu ve aydını Eflatun’u. Onun eseri Devlet’i bilir de Türk’ün devlet siyasetini anlatan Kutadgu Bilig’den habersizdir. Eski Yunan Tanrı ve tanrıçalarını ismen bir bir sayar, aralarındaki çekişmeleri, aşkları, kavgaları, ihanetleri ihtirasları bilir. Başta Zevs olmak üzere Afrodit, Apollo, Hera ve diğerlerini tanır da kendi atalarının bir zamanlar inandıkları Ogan , Bayat ve Çalap Tanrı kavramlarının ne anlama geldiğini bilmez.  Homeros’un bütün destanlarını okumuştur da kendi milli destanlarından bihaberdir. Perikles’i, Solon’u, Sokrat’ı tanırda kendi medarı iftiharları yetiştirdiğimiz insanlığın zirvesi olan nice büyüklerimizi tanımaz. Meselâ milliyetimizi oluşturan Ahmet Yesevi’yi, Kaşgarlı Mahmut’u tanımaz. Eski Yunan’ın yarı tanrı sayılan Herkül’ü bilir de Kırk atlısıyla Çin sarayını basan cesaret timsali Kürşat’ı bilmez. Bumin’i, Çiçi’yi ve siyaset ustası Tonyukuk’u tanımaz. Eski Yunan kalıntılarını ve heykellerini bir görüşte tanır da Altın Elbiseli Adam harikasını gösterdiğinde afallar ve şaşırır kalır.

CHP yeni nesilleri atalarından uzaklaştırdığı, tarihinden kopardığı eğitim politikasının doğruluğuna o derece inanmıştır ki çok uzun zamanlar sonra 1978 de tekrar iktidar olduğunda okul duvarlarındaki tarihi Türk büyüklerinin ( Mete  Han’ın, Sultan Alparslan’ın, Fatih’in, Yavuz’un, Kanuni’nin, Barbaros’un) resimlerini ve tarihi büyük Türk zaferlerinin ( Prevez Deniz Savaşı ve Fatih’in İstanbul’u fethi sırasında atını denize sürüşünün) temsili tablolarını indirterek okul depolarını bu tabloların son mezarlığı haline getirmiştir

İnönü döneminde milli sistemden sapmanın görüldüğü uygulamalardan biri de Laiklik uygulamasında görülmüştür. Laik sistem uygulaması ATATÜRK’ÜN Osmanlı da iç karışıkların en önemli sebeplerinden biri belki de birinci sebebi sayılan din ve mezhep farklılıklarının toplum bünyesinde meydana getirdiği bölünme ve parçalanmaların önüne geçilmesi ve Türkiye Cumhuriyetinin sağlam temeller üzerine oturmasını temin için kabul edilmiş bir sistemdir. Bu sistem devletin dinler ve mezhepler karşısında tarafsız kalmasını ve her inanca eşit mesafede olmasını, her din ve inancın devlet koruması altında bulunmasını sağlayan bir sistemdir. Osmanlı bakiyesi olan Anadolu’daki toplumlarda değişik din ve mezheplerden kitleler bulunuyordu. Bunların hepsini birlik ve bütünlük içinde bulundurmanın yolu laik sistemin tam anlamıyla uygulanmasından geçiyordu. O nedenle ATATÜRK bu sisteme hayati bir önem veriyor ve her inancın önündeki bütün engelleri açıyordu. ATATÜRK dine ve dindara son derece saygılı, ancak yobazlığa, sofuluğa, softalığa, cehalete,  dini ticari ve siyasi çıkar aracı olarak kullananlara da o derece de karşıydı. Laik sistem bu zümrelerin gizli mücadelesi nedeniyle en zor kabullenilmiş inkılâplardandır. Bu sistem İnönü döneminde uygulanan bu şeklinden uzaklaşmış, bir yerde din ve özellikle de İslâm karşıtlığı şeklinde bir uygulamaya dönüşmüştür. Bu dönemdeki uygulamayı devrin büyük anayasa hukukçusu Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’in Din Ve Laiklik adındaki önemli kitabından bir pasajı buraya almak suretiyle anlatmaya çalışacağım.

Yazar o dönemde Sebilürreşad dergisinde Hz. Muhammed hakkında ilmi bir makale yayınlar. Bu makale nedeniyle dergi toplatılır. Ali Fuad Başgil bunun üzerine İçişleriBakanlığına bir mektup gönderir. Mektubu İçişleri Bakanı adına Matbuat Genel Müdürü Vedat Tör imzalı bir cevap gönderir. 17 Mayıs 1943 tarih ve 653 sayılı resmi cevap, bu cevap üzerine Ali Fuad  Başgil’in yorumu aşağıya aynen alınmıştır.

Muhterem Efendim,

Mektubunuzu aldım. Her ne şekil ve suretle olursa olsun memleket dâhilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz. Zatı âlilerinin herkesce de müsellem olan ilim ve faziletinize hürmetkârız. Ancak günün bu kabil neşriyata tahammülü olmadığını siz de takdir edersiniz.

Matbuat Umum Müdürü

Vedat Nedim Tör

Devletin dini neşriyatla ilgili bu resmi tavrını ise Anayasa hukukcusu Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgili’in yine aynı eserdeki yorumuyla dile getirelim.

Hz. Muhammed’e dair Sebilürreşad tarafından neşrolunan bir eserin Dâhiliye Vekâleti tarafından toplattırıldıktan sonra, vaki olarak müracaatımız üzerine zamanın matbuat umum müdürü Vedat Nedim tarafından verilen resmi cevaptır. Yukarıdaki cevabi tezkereyi gönderen makamın dini neşriyata taraftar olmadığı meydandadır. Netice şu oluyor: Türkiye’de din aleyhine istenildiği gibi yazılabilir ve din adamlarına istenildiği kadar iftira edilebilir. Fakat din lehinde? Hayır. Sovyet Rusya’da da böyledir: Sovyetlerin 1936 tarihli Anayasalarına göre, herkes din aleyhinde istediği gibi konuşup yazabilir. Fakat lehinde? Hayır.

ATATÜRK’ÜN inanç hürriyeti ve bütün inançlar karşısında devletin eşit yaklaşımını esas alan laik sisteminin daha sonraki aldığı durum budur. Bu sapmanın Türkiye Cumhuriyetini günümüzde hangi mecralara sürüklediğini esefle görmekteyiz.

NOT: Konuya kaldığımız yerden devam edilecektir  

 

   

Bu yazı toplam 1355 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim