• BIST 97.484
  • Altın 144,385
  • Dolar 3,5643
  • Euro 3,9997
  • Bolu 14 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 16 °C

TÜRK'LÜĞE DUYULAN DERİN NEFRET

Hasan Dinç

Fatih Sultan Mehmet zamanında Türk soylu Çandarlı Halil Paşanın tasfiyesinden sonra Osmanlı devlet yönetiminde ağırlıklı olarak dönmeler ve devşirmeler görev almaya başlamıştır. Balkanlarda Hıristiyan ailelerin çocukları küçük yaşlarda ailelerinden alınarak Türk ailelerinin yanına verilirdi. Bu çocuklar oralarda kaldığı süre içinde Türkçeyi, Türk örf ve adetlerini ve İslâm’ı öğrenirdi. İstenilen kıvama geldikten sonrada devlet tarafından tekrar toplanır Acemi ocağına sevk edilirdi. Buradan beden güzelliği, kabiliyeti ve akıl üstünlüklerine göre tasnif edilir, kimi yeniçeri ortalarına kimi de saray okulu olarak da bilinen Enderun’a gönderilirdi. Enderun bugünkü mülkiye mektebi(Siyasal Bilgiler Fakültesi) görevinde tamamen devlet bürokrasisini ve kamu yöneticilerinin yetiştirildiği bir okuldu. Bu okulun en büyük özelliği ise bu okula her türlü milletten öğrenci alınır, sadece Çingene ve Türk çocukları kabul edilmezdi. Bu okulu bitirenler devletin çeşitli kademelerinde görev alır, sonra da arkalarındaki destek ve görevlerinde gösterdikleri sadakat oranına göre yükselir, sadrazamlık dahil devletin bütün yönetim kademelerine bunlar atanırdı.

İşte bu adamlar çocuklukta geldikleri yeri hiç unutmazlar, devlet hayatında aldıkları görev hangi kademede olursa olsun, halka bu hissi yapılarının gereğini ifa etmekten geri durmazlardı. Bazıları ise Türk’e düşmanlıklarını yazdıklarında ve icraatlarında açıkça göstermekten asla çekinmezler, bundan derin bir zevk duyarlardı. Adı Ahmet. Mehmet ve Hasan olması, başında sarık sırtında cüppe bulunması bu düşmanlığı göstermesine engel olmazdı. Sözlü irfanımızda ve yazılı eserlerimizde bunların örneklerine bolca rastlamak mümkündür. Mesela Osmanlının en büyük(!) sadrazamı olarak takdim edilen Sokullu Mehmet Paşa’nın kardeşi ülkesi Sırbistan’da başpapaz olup Sokullu öldüğünde bütün mirası (bu günkü para ile milyarlarca Osmanlı lirası) ona gönderilmiştir. Bu büyük (!) Osmanlı sadrazamı Barbaros Hayrettin Paşa öldüğünde yerine Kaptan-ı Derya olarak hiç deniz görmemiş bir devşirme  paşayı görevlendirmiştir. Yine bunlardan Kuyucu Murat Paşa ise Anadolu’da tam yüz bin Türkmen’in katili olma şerefini hala üzerinde taşımaktadır. Bu yüz bin Türkmen arasında üç- beş yaşında erkek çocuklar büyük bir yekûn tutmaktadır.

Bu dönme ve devşirmelerden bazıları ulema, bazıları tarihçi, bazıları ise önemli şairler arasında yer almıştır. Yeri ve görevi ne olursa olsun ortak paydaları Türk düşmanlığı idi. Meselâ meşhur Osmanlı tarihçisi Naima Türkler için “ Çoban köpeği” dedikten sonra ayrıca “Nadan Türk, idraksiz Türk, Çirkin suratlı Türk ve mel’un Türk” sıfatlarını eserlerinde fütursuzca kullanabilmiştir. Yine bir başka Osmanlı tarihçisi Hoca Sadettin Türkler için “Etrak-ı bi idrak (İdraksiz Türk), hilebaz Türk, akılsız Türk, aptal Türk, kudurmuş kurt, aşağılık türediler, sırtlan ve anlayışsız kaltaban” diye nefretini açıkça söylemekten çekinmemiştir. Bir başka tarihçi Gelibol’lu Mustafa Ali ise milletimiz için “ pasaklı, kır adamı” dedikten sonra  “Bunların arasında güzel ve sevimli olanı az, çeşitli biçimde çirkin kimselerdir” diyerek düşmanlığını tatmin etmektedir. Ulema tipliler ise düşmanlıklarını Hz. Muhammed’den Türklük aleyhinde hadis uydurma derecesine çıkarmışlardır. Meselâ Hafız Hamdi Çelebi  “Babanda olsa Türk’ü öldür. Hz. Muhammed Türk’ü öldürün, kanı helâldir” diyebilmektedir. 1913 yılında Prof. Ahmet Naim yazdığı bir makalede “Türk’ün geçmişini bilmesine, öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok.  Gerekli olan şeriatı öğrenmektir” diyerek tarihimize karşıaçık tavır almaktan çekinse de güya dinimiz aracılığı tavrını koyabilmektedir. Yine o devirde bu koro bütünüyle “Türk” kelimesinin kullanılmasını “Dinsizlik ve kâfirlik” ilân ediyor, Türk ocaklılara karşı savaş açıyorlardı. Bu durum cumhuriyet döneminde de devam etmiş, “Türklük ve Müslümanlık” birbirlerinin sanki alternatifiymiş gibi algılanarak halkımıza ve bilhassa gençlerimize “Türk müsün? Müslüman mısın?” diye sorup mukaddes dinimizi milliyetimizden koparmak üzere bir silah olarak kullanmaktan asla çekinmemişlerdir. Osmanlının son şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi ise yeni nesillere Türklük benliğini vermek isteyenlere ”soysuzlar” diye saldırdıktan sonra. Milliyetimize düşmanlıkta tüy dikiyor ve zirveye “Yalnız Müslüman ve insan olarak kalmak üzere Türklükten şeref ve izzetimle istifa ediyorum. Allah’ım sana tövbe ediyorum. Beni Türk milletinden addetme (Sayma)” diyerek çıkmaktadır. Şair Tokatlı Nuri ise Türklükten nefretini yazdığı bir şiirinde “Türk’ün dilberidir gayetle inat/ Şehir dili bilmez, lisanı kubat/ Kelamında eder Türklüğün ıspat/ Hayvan gibi diker gözün samana” diyerek içindeki nefreti ve karalama duygusunu satırlarına dökebilmiştir. Bütün bu aşağılamaların sonunda halkımız Türklüğü hakaret olarak algılamaya başlamış, “Türk müsünüz” diye soranlara dramatik bir cevapla “Estağfurullah” demeye başlamıştır.

Bunlar için Kur’an-ı Kerimde bütün müfessirlerce Türk milleti olarak yorumlanan “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler”(Maide/54) denmesi; hatta Peygamberimizin “İstanbul fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne iyi asker, Onu fetheden komutan ne güzel komutandır” diye milletimizi övmesi bir anlam ifade etmez. Hatta bunları özellikle görmemeğe, ayrıca farklı yorumlama konusundaki gayretleri de dikkat çeker.

Osmanlı devleti çok dilli, çok dinli, çok milletli ve çok kültürlü yapısıyla zaten hayatiyetini devam ettiremezdi. Çünkü bu yapı zamanın devlet anlayışına uygun değildi. Yeni zamanlarda devletler milli ve tekli yapılara uygun olmalıydı. Osmanlı imparatorluk yapısından bu yapıya geçmesi de mümkün görünmüyordu. Gerçi başta Balkan milletleri olmak üzere Müslüman Türklerin haricindeki bütün topluluklar çıkardıkları isyan ve savaşlarla Osmanlıdan ayrılıp milli devletlerini kurmuşladır. Birinci Cihan Savaşı sonrasında Orta doğudaki Müslüman Araplarda aynı yolla imparatorluktan ayrılıp bu günkü düz çizgilerden oluşan sınırlarıyla kabile devletlerini kurunca, Türklere sadece bir istiklâl savaşı verip kendi devletini kurmak kalıyordu.

İşte Mustafa Kemal ATATÜRK de tam bunu yaptı. Kurduğu Yeni Türkiye Cumhuriyetini millet esasına dayalı, milli kültürü temel alan ve üniter bir yapıda kurdu. Önceleri buna rıza göstermeyen ve İngiliz himayesini isteyen dönme ve mukaddes dinimizi kendi emellerinin maskesi haline getiren sözde İslâmcılar, İstiklâl savaşı sonrasında sindiler ve yeraltına çekildiler. Türk milleti birlik içinde tarihinin en mutlu ve huzurlu dönemlerini yaşamaya başladı. “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünün anlamı çerçevesinde milli birlik ve kardeşliğinin gücünü gördü. Çocuklarına her sabah “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım” dedirterek yıllarca kendisinden esirgenen milli kimliğinin övüncünü hissettirdi. “Türklük” eziklik olmaktan çıkıp övünç kaynağı haline yükseldi.

Ancak zamanla bazı olumsuzlukların da istismarıyla gizlenmiş niyetler yavaş yavaş açığa çıkmaya başladı. Son on bir yılda ise tavan yaptı. Her nedense önce eskiden olduğu gibi din maskeli saldırının hedefine “Türk’lük” konuldu. “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü bugünkü cumhurbaşkanı tarafından “ilkellik” olarak tanıtıldı. Sonra çocuklarımıza “Türk’üm” dedirtilmesi ele alındı ve bu uygulamaya savaş açıldı. Daha sonra anayasamızın değişmez maddeleriyle birlikte devletimizin milli, üniter ve laik yapısı hedefe oturtuldu. Şimdilerde yeni anayasa yapma adı altında hem Türklüğe, hem de milli laik ve üniter yapıya savaş açıldı. Milletimizin binlerce yıllık adı yok sayılmaya çalışılmakta, milletimiz bütün dönme ve şer güçlerce bu uygulamaya alıştırılmaya gayret edilmektedir.

AKP İstanbul il başkanının “İktidarımızda zorla Türk olmaktan kurtulduk” sözü tesadüfen söylenilmiş değildir. Milli futbolcu ve AKP milletvekili Hakan Şükür’ün “Ben Türk değilim. Arnavut’um” demesi ise hiç tesadüf değildir. Bütün bunların altında başbakanın “Bütün milliyetçilikler ayağımın altındadır” sözü ve çağrısı bulunmaktadır.

TÜRKLÜĞE DUYULAN NEFRET son dönemde bulduğu müsait ortamda yeniden filizlenmeye ve bütün haşmetiyle meydana çıkmaya başlamıştır. Bunun sebebini bütün tarihler Türk Milletini 36 etnik parçaya ayırıp “Farklılıklar bizim zenginliğimizdir. Ben Gürcüyüm, karım Arap’tır” diyen başbakan ile “Türk olmaktan mutluluk duymayı ilkellik” kabul eden Cumhurbaşkanı olduğunu kaydedeceklerdir.

Türk milletini, kendi yurdunda parya yapmak isteyenler; “Sakarya’nın ayağa kalkmasını” beklemelidirler.

Not: Devlet hastanesi eski müdürü Sayın Aydın’ın acı kaybını yurt gezisi sırasında öğrenmiş bulunuyorum. Merhumeye Tanrı’dan rahmet, Aydın Bey’e ve bütün yakınlarına baş sağlığı dilerim.

 

Bu yazı toplam 1565 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 1989 Bolu Gündem Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.374) 217 66 66 | Faks : (0.374) 218 21 21 | Haber Yazılımı: CM Bilişim