BİZİM İLLER ELİN OLMUŞ, BİRAZICIK TÜRK İZİ KALMIŞ -2 (MAKEDONYA)

BİZİM İLLER ELİN OLMUŞ, BİRAZICIK TÜRK İZİ KALMIŞ -2 (MAKEDONYA)

BİZİM İLLER ELİN OLMUŞ, BİRAZICIK TÜRK İZİ KALMIŞ -2 (MAKEDONYA)
Haber albümü için resme tıklayın

Avrasya Eğitimciler Derneği’nin düzenlemiş olduğu gezinin Makedonya bölümünde Manastır Şehrini anlatarak, yazı dizisinin birinci kısmını tamamlamıştım. Şimdi kaldığım yerden devam ediyorum.

Manastır’dan sonra Resne’ye gidiyoruz. Resne’de Ahmet Niyazi Bey’in Köşkünü ziyaret ediyoruz. Resneli Niyazi Bey İttihak ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden olup, 2. Meşrutiyet’in ilanına yol açan ayaklanmanın lideri olarak ve 1897’deki Türk-Yunan Savaşı’ndaki başarılarından dolayı ün kazanan önemli bir kişi olduğunu öğreniyoruz.

17 Nisan 1913’te koruması tarafından öldürülür. Vatanı için büyük mücadeleler verdiği halde hayatta kalabilen, öldürülme sebebinin karanlıkta kalmış olması ve koruması tarafından vurulmuş olması nedeniyle kendisine atfedilen ‘’Ne Şehittir Ne Gazi B.k Yoluna Gitti Niyazi’’deyimi hepimizin bildiği, fakat ne için, kimin için söylendiğini bilmediğimiz bir deyimdi. Bunu da yerinde öğrendik.

Niyazi Bey İle ilgili başka bir şey daha öğreniyoruz. Niyazi Bey bir geyik alır. Onu evcilleştirir. Bu geyiği yanından hiç ayırmazmış. Geyik ile ilgili yaptıklarını her yerde anlatırmış. Çevresindekiler bu konuşmalardan sıkılınca ‘’Bırak Bu Geyik Muhabbetini’’ derlermiş. ‘’Geyik Muhabbeti’’ deyiminin de buradan gelmiş olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Resne’den yemyeşil ağaçların etrafını kapladığı tek şerit gidiş gelişli yoldan Ohrid (Ohri olarak da kullanılıyor) Şehrine geliyoruz. Unesco’nun Doğa ve Kültür Mirası Listesi’ndeki Arnavutluk ile Makedonya arasında sınır oluşturan, Ohrid Gölü kıyısındaki otelimize yerleşiyoruz.

Ohrid Gölü’nün deniz seviyesinden yüksekliğinin 700 metrede bulunduğunu, oluşum bakımından Balkanlardaki en derin ve en büyük göllerinden biri olduğunu, Dünyanın en berrak 4 gölünün arasında yer aldığını, gölün ekosisteminde sadece bu yöreye özgü dünya çapında öneme sahip 200’den fazla su ürünü türünün var olduğunu, özellikle Ege Denizi bölgesinin dışında, denize çıkışı olmayan ülke vatandaşları için tatil merkezi olarak değerlendirildiğini öğreniyoruz.

Göl kıyısındaki plajları, çay bahçeleri, trafiğe kapalı uzun çarşılarıyla, burada yetişen bir balığın pullarından elde edilen incileriyle, Safranbolu ve Beypazarı’nı andıran Osmanlı evleriyle, evlerin bütünlük sağladığı sokaklarıyla; Ohrid’in tam bir turizm şehri olduğunu görüyoruz.

Çarşıda gezerken Türk isimlerinin bulunduğu iş yerlerine uğruyoruz. Ohri Sinan Çelebi Türk Derneği’ni ziyaret edip, vatandaşlarımızla sohbet ediyoruz. Türkiye’den getirdiğimiz hediyeleri veriyoruz. Gittiğim her yerde, yaptırmış olduğum Türk Bayraklı kalemleri veriyor, Türk Bayraklı nazar boncuklarını ve Bayrağımızın çıkartmalarını vatandaşlarımıza takıyorum. Arnavut vatandaşlarının da Türklere ve Türk Bayrağına karşı yoğun ilgi duyduklarını yaptığım görüşmelerde anlıyorum.

Ohrid Meydan’ında 15–19 Ağustos tarihleri arasında yapılan Zdravko Banar Festivali’ni izleme fırsatı bulduk. Festivalde Türkiye, Hırvatistan, Bulgaristan, Sırbistan, Romanya, Karadağ, Bosna- Hersek Folklor ekipleri gösterilerini sergilediler.

Türkiye’den Tuna Folklor Eğitim Merkezi- Bursa, Danshane Gösteri ve Sahne Sanatları Akademisi-Tekirdağ ekipleri muhteşem gösterileri ile gönüllerimizi fethettiler. Türk Bayraklı gösterilere hep birlikte ’’Türkiye, Türkiye ‘’ tezahüratları görülmeye değerdi. Ekiplerimiz, Makedonyalı Türk kardeşlerimize ve bizlere Türk olmanın gururunu yaşattılar. Bu festivalde de; Türkiye’den gelen, o bölgede yaşayan Türk kardeşlerimizle kaynaşma fırsatı bulduk. Kucaklaştık. Sevgiyi, kardeşliği, vatan hasretini, vatan özlemini birlikte yaşadık.

İkinci günümüz de Ohrid’de geçti. Osmanlı Döneminden kalan; Ali Paşa Camii’ni, Halveti Hayat Tekkesi’ni, Türk Çarsısı’nı gezip, atalarımızın yaşadığı mekânları gördük. Ayasofya Kilisesi’ni, Aziz Naum Heykeli’ni, Aziz Kliment Heykeli’ni, Kril Alfabesi’ni yapan Kril ve Metot Kardeşlerin Heykeli’ni, Aziz Yovan Kaneo Kilisesi’ni, Aziz Naum Manastırı’nı gezdik.

Tarihi Osmanlı evlerinin bulunduğu sokakta kâğıt üretim atölyesini gezerek, İlk kâğıt üretildiği dönemde nasıl kâğıt yapıldığını ve ilk matbaa ile nasıl baskı yapıldığını görme şansını yakaladık.

Gölün üzerinde kurulan, asırlar önceki yaşantıyı sergilemek amacıyla hazırlanan; kerpiç ve samandan yapılan köy evlerini gördük. Tepeden fotoğraflar çekerek, anılarımızda kalmasını sağladık.

Ohrid Gölü’nün doğduğu yere gittik. Sandallarla gölün doğuş yerine kadar ulaştık. İnsan eli değmemiş haliyle; pırıl pırıl, ışıl ışıl, buz gibi suların olduğu, maviyle yeşilin kaynaştığı, içinde ördeklerin oynaştığı, etrafını yemyeşil ağaçların kapladığı, cennetten köşe gibi bir tabiat harikası ile karşılaştık. Bu doğa harikasının nasıl böyle bozulmadan kaldığını merak ederek birbirimize sorduk. Ankaralı arkadaşlarım ve ben, Belediye Başkanlarımızın ağaç katliamları yüzünden böyle bir yerin, bu şekilde kalmasının mümkün olamayacağına karar verdik.

Günün yorgunluğunu otelimizin önündeki gölün plajına girerek, giderdik. Gölde güneşin batışını izledik.

19 Ağustos Pazartesi Günü Ohrid’den yola çıkıyoruz. Ohrid Gölü’nün kuzey kıyısında yer alan Struga Şehri’ne geliyoruz. Struga, Ohrid Gölü’nün döküldüğü, Drin Nehri adını alarak nehrin ikiye ayırdığı, Ohrid gibi bir turizm şehri.

Struga Şehrinin en önemli özelliklerinden biri de Dünyaca ünlü Struga Şiir Akşamları Festivali’nin yapıldığı kültür şehri olduğunu, 1961 yılından günümüze her Ağustos ayının son haftasında geleneksel olarak düzenlendiğini, Bu yıl 52. kez düzenlenecek festivale bugüne kadar 5 binin üzerinde şair katıldığını, Altın Çelenk ödülü verilen festivalde bu ödülü 1969 yılında Türkiye’den Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın aldığını öğreniyoruz.

Struga’dan Üsküp’e doğru yola çıkıyoruz. 167 km mesafedeki yol üzerinde, evlerde, köylerde Makedonya Ülkesi olduğu halde; Arnavutluk Bayraklarının asılı olduğunu görüyoruz. Bu bayrakların asılması için, yasal izin çıkarıldığı bilgisine ulaşıyoruz.

Yolda mola veriyoruz. Bölgenin ünlü yiyeceği; Pişi yiyip, ayran içiyoruz. Mola yerinde, Türkiye’den gelen ve Makedonyalı Türklerle kaynaşıyoruz. Fotoğraf çektirip, hasret gideriyoruz.

Gostivar Şehri’nin içinden geçiyoruz. Gostivar Türklerin ağırlıklı olarak yaşadığı, birçok kişinin buradan Türkiye’ye göç ettiği, şehrin simgesi olan saat kulesinin 1566 yılında Osmanlı yönetimi tarafından yapıldığı öğreniyoruz.

Gostivar’dan sonra otoyola giriyoruz. Otoyol boyunca Vardar Ovası çok geniş bir alanı kaplıyor. Tepelerin yamaçlarına kurulan ve yol kenarlarındaki köylerin cami ve minarelerini gördükçe, kendimi Türkiye’de hissediyorum. Yahya Kemal Koleji’nin önünden geçiyoruz. Türk izlerini bu ovada da görüyorum.

Düz ovalardan geçip,Kalkandelen’e (Tetova) geliyoruz. Kalkandelen, Müslüman Arnavutların ağırlıklı olarak yaşadığı, Makedonya’nın 3. büyük şehri.

Kalkandelen’de Alaca Camii görülmeye değerdir. Yapım tarihi tam olarak bilinmese de 1459tarihi olduğu söylenmektedir. Dış cephesindeki rengârenk görünüm Alaca Camii’nin adını vermektedir. İslam Dini’nde alışık olunmayan bu sıra dışı anlayış, iç ve dış süslemeleriyle camide kendini göstermektedir. Yumurta akı, kökboyası kullanılarak süslenen caminin yanında, caminin yapımı için parasal kaynak sağlayan Hurşide ve Menşure hanımların türbesi de cami avlusunda yer almaktadır. Hemen yanında Osmanlı eseri bir hamam yer almaktadır.

Kalkandelen’de görülmeye değer bir başka yapı da Harabati Baba Bektaşi Tekkesi’dir. Tekke’nin kurucusu Kanuni Sultan Süleyman’ın Kayınbiraderi Ali Baba’dır. Ali Baba’nın basit Bektaşi yaşamını seçerek türbede kalıp, görev yapmak istemesine Kanuni’nin ‘’Sen Sersem misin Mübarek’’ demesiyle ‘’Sersem Ali Baba’’ sıfatı eklenmiş oluyor. Türbe bölümünde Sersem Ali Baba’nın yanında derviş olan Recep Paşa’nın mezarını da görüyoruz. Bu bilgilerle Kalkandelen’den ayrılıyoruz.

Gezinin devamını Üsküp’ten başlayarak anlatmaya devam edeceğim.


29 Ağu 2013 - 00:00 - Yaşam


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bolu Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bolu Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Bolu Gündem editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Bolu Gündem değil haberi geçen ajanstır.