“KIRK HARAMİLERİN ESİRİ” NİN ŞAİRİ BOLU’DA

“KIRK HARAMİLERİN ESİRİ” NİN ŞAİRİ BOLU’DA

“KIRK HARAMİLERİN ESİRİ” NİN ŞAİRİ BOLU’DA
Haber albümü için resme tıklayın

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (35)

“KIRK HARAMİLERİN ESİRİ” NİN ŞAİRİ BOLU’DA

Hazırlayan: Mehmet Tunçkol

Yıl 1918.Dört yıldan beri Dünya’yı; kan, ateş ve ölüm sağanağı altında kasıp kavuran I. Emperyalist Paylaşım Savaşı sona ermiş; Osmanlı Devleti; Mondros Ateşkesi ile ağır bir teslimiyeti kabullenmiştir. Teslimiyeti izleyen günlerde Anadolu’nun üzerine; işgalin, İç Savaş’ın, İsyanların ağır karabasanı çökmüştür. Emperyalistler-Kırk Haramiler için; ”Esir “alınan Türkiye’nin yok edilişine gelmiştir sıra!

Ağustos 1920. Sevr günleri. İstanbul’da çıkan Alemdar Gazetesi’nde, “Kırk Haramilerin Esiri “ adlı bir şiir yayımlanır Bu şiirin, İstanbul gençliği arasında ve izleyen günlerde Anadolu’da elden ele, kulaktan kulağa hızla yayıldığı görülür. Alegorisi, gizli anlamı çok açık olan “Kırk Haramilerin Esiri” başlıklı şiirin şairi, 18 yaşında bir genç, Nâzım Hikmet’tir. Şiir; ”Halkı, Kırk Haramilere-Emperyalistlere karşı, Anadolu’da başlayan İstiklâl-Bağımsızlık Savaşı’na katılmaya ve esarete karşı isyana çağıran “ bir içerik taşımaktadır

Teslimiyetin, yılgınlığın, umutsuzluğun kuşattığı, işbirlikçiliğin, ihanetin dört bir yanı sardığı, İtilaf Devletleri jandarmalarının, istihbarat ajanlarının, muhbirlerin kol gezdiği İstanbul’da, hem de Mütareke Basını’nın önde gelen yazar ve gazetecilerinden, 150’liklerden Refii Cevat’ın Alemdar Gazetesi’nde; Nâzım Hikmet’in bu şiirinin yayımlanmasına nasıl göz yumulmuştur?

İngiliz yanlısı Refii Cevat’ın(Ulunay) gazetesinde Kırk Haramilerin Esiri adlı şiiri yayımlandıktan sonra, aradan çok zaman geçmeden; “Ayınpe “ denilen “Ankara’nın adamları” gelip Nâzım’ı bulurlar ve niyetini öğrenirler. Sonra da;“ Birkaç gün içinde hazır ol! Bizden haber bekle ve kimseye bir şey söyleme. Yanlış bir adım atma!” derler. Alemdar Gazetesi’nin Edebiyat sayfasını hazırlayan şair Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet, yakın arkadaşı Vâlâ Nurettin; İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’nın istihbarat subayları ve İşbirlikçi Saray sansürcüleri daha uyanıp harekete geçmeden, 1 Ocak 1921 günü, İstanbul’dan, gizlice bindikleri Yeni Dünya Vapuru’yla, sabah karanlığında Anadolu’ya, İnebolu’ya doğru yol alırlar

Nâzım Hikmet, Vâlâ Nurettin, Yusuf Ziya (Ortaç) ve Faruk Nafiz’in (Çamlıbel) İstanbul’dan İnebolu’ya doğru yola çıktıkları Yeni Dünya Vapuru, 2 Ocak 1921 akşamı Zonguldak mendireğine demirler. Akşam karanlığı basmadan, Zonguldak sahillerinden; donanma günlerindeki gibi renk renk bayraklarla süslenmiş kayıkların gemiye doğru geldiğini görürler. Nâzım ve Vâlâ; ” Acaba gemide hangi tanınmış kişi var ?”diye düşünürlerken, Zonguldaklı gençler heyecanla gemiye çıkarlar; “Hececi dört şairi sorarlar’”. Büyük bir sevgi ve coşku ile dört şairi (Nâzım, Vâlâ, Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz) süslü kayıklara bindirerek şehre götürürler.(Sahil Güvenlik Teşkilatı’nın telgrafı, Zonguldaklı genç şairlere, Yeni Dünya Vapuru ile gelenlerin kimler olduğunu duyurmuştur ) Deniz kıyısındaki bir çardaklı kahve onlar için hazırlanmıştır. Etraf süslenmiş, mükemmel bir sofra hazırlanmıştır. Sonradan Zonguldak Milletvekili olan Ragıp Bey, Safranbolulu şair Tahir Karauğuz, Zonguldaklı gençler ve dört hececi şair; yiyip içer, coşkulu bir şiir gecesi yaşarlar ve konuklar tekrar gemilerine kadar götürülüp İnebolu’ya uğurlanırlar.

İnebolu’ya vardıklarında; dört şairden ikisine, Anadolu’ya geçiş izini verilmez Ankara’dan onay gelmemiştir. Çaresiz, Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz İstanbul’a geri dönerler. Nâzım ve Vâlâ için ise; Anadolu’ya geçiş izninin ötesinde, İnebolu’dan Ankara’ya kadar yol harcırahı bile gönderilmiştir. İzleyen günler, iki genç şairin; İnebolu, Kastamonu ve Ankara günleri Nazım’ın, Ankara’da Mustafa Kemal ile görüşmesi... Ve Mustafa Kemal’den genç şairlere bir öğüt ; ” Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiirler yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız!”

Nâzım, Ankara’da, gençliği Milli Mücadeleye-Kurtuluş Savaşı’na katılmaya davet eden bir şiir yazar. TBMM Matbuat Müdürlüğü tarafından, 1921 Mart’ında,10.000 adet basılarak ülkenin dört yanına dağıtılan bu şiir; 11,5x18 boyutunda, dört sayfa olarak hazırlanmıştır ve bu çalışma TBMM Matbuat Müdürlüğü’nün de ilk yayın faaliyetidir Ankara’daki yetkililer, bu iki gencin; memleketin Eğitim Davası’na daha iyi hizmet edeceğini düşünerek, onları Bolu’ya öğretmen olarak tayin ederler Kızılcahamam, Gerede güzergâhından yaya yolculuk ve sonra Nâzım ve Vâlâ’nın Bolu günleri

Nâzım ve Vâlâ; 1921 Mart ayının ortalarında, ayaz kesen bir günün gece karanlığında, Bolu- Hisar Mektebi’nin altındaki çok eski bir hana inerler. Uzun ve hastalıklarla uğraşarak geçen zahmetli yolculuğun yorgunluğu ile alt kattan gelen buram buram gübre kokusuna, at kişnemelerine, hanın önündeki Arnavut kaldırımlı yoldan geçen arabaların demir çemberli tekerleklerinden çıkan takırtılara aldırmadan, derin bir uykuya dalarlar. Ertesi gün, hanın avlusundaki tulumbadan çektikleri su ile arınıp, çarşıya çıkarlar. Tarif edilen ve onlara layık görülen mekân; arka pencereleri Ilıcalar yönüne bakan, duvar kenarlarında çepeçevre kara muşamba kaplı peykeler, ortada beyaz mermer masalar, etrafta hasır iskemleler ile donatılmış ve memurun, eşrafın gittiği Beyler Kahvesi’dir. Sonra, mektep hocalarıyla tanışma, Hisar Tepe’de Sultani Mektebi’ne gidiş

Nâzım ve Vâlâ, Bolu Sultanisi’nde , “Yeniciler” denilen genç öğretmenler grubu ile daha yakın olurlar. Sultani Mektebi’nde, akşamları oturdukları Beyler Kahvesi’nde, kendileri için tutulan Mektebe yakın evde, toplandıkları diğer öğretmenlerin evlerinde yaptıkları Edebiyat, şiir sohbetleri çok ilgi toplar. Genç “yenici” öğretmenler, Nâzım’ın bazı şiirlerini ezberlerine alır, defterlerine kaydederler. Hatta Nâzım, bazı genç öğretmen arkadaşları için de şiirler yazar. Önce Bolu merkezde sonra yakın bir köyde tuttukları evde kalan Nâzım ve Vâlâ için Bolu günleri, yazdıkları; şiirler, manzum piyesler, tiyatro oyunları açısından epeyce verimli geçer. Fakat bu iki İstanbullu genç öğretmenin giyim kuşamından, davranışlarından hoşnut olmayan bir kesim de vardır. Nâzım’ın uzun kalpağı, favorileri, bağıra çağıra şiir okumaları, iki genç öğretmenin; Vakt-ı Salât bekçilerinin çağrılarına kulak asmamaları, şehirde pek yaygın olan tekkelerin törenlerine icabet etmemeleri; tutucu öğretmenlerin ve özellikle mürtecilerin tepkisini çekmektedir. İşte Nâzım’ın “Kara Kuvvet” şiiri,”Taş Yürek” oyunu bu günlerin eserleridir

Tüm yaşananlara rağmen Nâzım, Bolu günleri için ilerleyen yıllarda, Vâlâ’ya gönderdiği bir mektupta şöyle yazar:

“Kendimi,-hani Bolu’da-bahçe gibi bir yere giderdik, köyde Dehşetli bir yerdi Tekrar oradaymışım sandım. Bana şimdi öyle geliyor ki, gençlik denilen hadiseyi Bolu’da yaşadım ve sonra artık bir daha genç olamadım, hep bu günkü gibiyim ”

1921 yılının Eylül ayı. Sakarya Savaşı günleri. Bolu Türk Ocağı’nda, Hisar’daki Sultani Mektebi’nin öğrencileri ve öğretmenleri, kalabalık bir topluluğa şiirler okuyorlar.

Bolu Sultani Mektebi öğretmenlerinden; kıvırcık sarı saçlı, mavi gözlü, uzun boylu bir delikanlının okuduğu şiir ve okuyuşundaki coşku, izleyenlerin tümünü heyecana sürükler. Dinleyenler arasında bulunan 13 yaşındaki bir çocuk, Kaymakam Abdurrahman Naili Bey’in oğlu Mustafa Pertev, bu anı hiç unutamaz ve şöyle yazar:

(Şiir kadar, onu okuyanın okuyuşunda da başka bir güç vardı. Sarışın delikanlı şiiri okumamış, onda dile gelen, ayaklanmış esir Anadolu’nun dramını oynamıştı. Onun kollarının geniş hareketleri, sıçrayışları, dizlerini yere vuruşları hala gözümün önündedir )

“ KURTULUŞ SAVAŞI YILLARININ BİR ANISI İÇİNDE NAZIM HİKMET

Pertev Naili Boratav

“1921 yazı. İstanbul ‘’ İtilaf Kuvvetleri’’nin işgali altında. Ben on üç yaşındayım. Bolu’ya gideceğim. Eskiden oraya Adapazarı üstü, karayolundan gidilirdi. İstanbul’a, iki yıl önce, öyle gelmiştim okumaya. İki yıldan beri, bu yol kesilmiş, anamı, babamı, kardeşlerimi görmemiştim. Deniz yolu yenice açılmış, İstanbul-Bartın hattında küçük vapurlar işlemeye başlamış; şimdi Anadolu’yu İstanbul’a bağlayan tek yol bu. Ben de bu fırsattan faydalanıyorum.

İtalyan bandıralı, ama kaptanı, tayfaları Türk, adı Ermeni adına benzer bir vapura biniyorum ninemle ve daha kırk elli yolcu ile: çoğu kadın, yaşlı erkek ve çocuk bunların; Anadolu’da yakını olanların, özel bir pasaportla, yolculuklarına izin veriliyor. Gemimiz, Haliç vapurlarından kabaca bir tekne, Akçaşehir (şimdiki Akçakoca) açıklarında demirliyor. Bolu’nun iskelesi olan bu kasabada,’’itibarlı’’ birkaç yolcu ile telgraf memurunun evinde misafir kalacağız. Ev geniş kumsala bakıyor, kıyıya çok yakın. İndirme bindirme iskelesi falan yok Akçaşehir’in. Vapurdan yolcuları ve eşyaları karaya indirmek için, kayıklar açıkta demirlemiş gemiye yanaşır; dalgalı zamanlarda, yolcularla kayıkçıların ortak akrobatlıklarını gerektiren bir manevra ile yapılır bu indirme; sonra kayık karaya yanaşır, kuma oturtulur; kayıkçılar yarı bellerine kadar suya girerek, yüklerini dalgaların erişemeyeceği bir yere kadar taşırlar

Kumsalda, bizi getiren vapurun da bu minval üzere, boşaltılmasını seyrediyoruz. Şiş karınlı kayıklar, dalgaların üstünde seke seke, vapurla kumsal arasında mekik dokuyorlar. Kayıkçılarla yardımcıları, vapurdan indirdikleri sandıkları kumsala istif ediyorlar. Boşaltma işlerine baktığı anlaşılan pos bıyıklı, başındaki ‘’Kuvvayı Milliye’’ kalpağı ile boyu biraz daha uzayan, dalyan gibi bir adam var; kayıkçılar ona ‘’Murat Bey’’ diye sesleniyorlar. ‘’Kuvvayı Milliye’nin adamlarının İstanbul’dan kaçırdıkları cephane sandıkları imiş bu indirilen ’’Bu işin başında işte bu Murat Bey varmış, kumsaldaki pos bıyıklı adam. O benim gördüğüm ilk Kuvayı Milliyecidir. Yıllar sonra (on yıl, belki on beş yıl sonra) bir gün ‘’Murat Bey’’ adını, İstanbul limanında işleyen küçük bir geminin (bir kılavuz gemisi miydi) böğründe okudum. Adını bu küçük gemiye hatıra bırakan Murat Bey ne oldu? O küçük gemi hala durur mu?Kim bilir?...

1921 yılının ilk yarısı Anadolu savaşlarının sıralandığı aylardır: Düşman ordusu yeni yeni kurulmakta olan cepheyi zorluyor; birbiri ardına verilen iki meydan savaşında (Birinci ve İkinci İnönü’nde 11 Ocak ve 31 Mart 1921),bizimkiler düşmanı durdurmuşlar. Ama çok geçmeden yeni bir saldırı gelecek; Altıntaş’ta Kuvvayı Milliye yenilgiye uğrayacak, Bolu bölgesinde Halifecilerin ayaklanmasını bastırdıktan sonra, cephede savaşa katılan Albay Nazım Bey vurulacak o savaşlarda; Temmuz’da Eskişehir ve Kütahya düşecek Sonra Ağustos sonlarında büyük Sakarya Savaşı verilecek, Ankara’nın kaderini belli edecek savaştır bu

Benim Bolu’ya tatilimi geçirmeye gittiğim aylar, işte bu, İkinci İnönü ile Sakarya Savaşları arasındaki süredir.

Akçaşehir ile Bolu arası, iki dağ kitlesini aşarak (hepsi hepsi 100 kilometredir) yaylı ile iki günde yapıyoruz bu yolu. Yaylı o zamanın en konforlu ve en süratli taşıtıdır. Yolumuz üstünde, dağları böğrüne dolana dolana sarılan kağnı kafilelerine rastlıyoruz. Kağnılara çıplak mavzerler ve cephane sandıkları istif edilmiş: herhalde top ve tüfek mermileri var bu sandıkların içinde. Kağnıları süren kadınlardır; öküzlerin önünde yürüyorlar, arada bir yarı dönüp uzun öğendirelerinin ucu ile öküzleri dürtüklüyorlar. Kimi arabalarda, cephane sandıklarının, mavzer demetlerinin arasına, çulçaput yerleştirilmiş, kuş yuvasına benzeyen bu yerlere bebeler yatırılmış

O yaz Bolu kasabası, cephe gerisinin en hareketli noktalarından biri olmuştur. Yeni savaş birlikleri burada eğitiliyor, örgütleniyor. Kasabanın kıyısında, boş bulduğumuz saatlerde bizim futbol ve kovalamaca oynadığımız Karaçayır, bir uçtan bir uca, bir talimgâh haline gelmiştir.

Oynamadığımız zamanlar buradaki talimleri seyrediyoruz. Kuvvayı Milliye’nin yeni askerleri, her biri Anadolu’nun bir bucağından gelmiş genç köylüler burada kısa bir süre içinde en gerekli bilgileri alıyorlar. Ellerinde pırıl pırıl silahlar, ama üniforma adına, başlarında, kalpak taklidi, alın yerinde belli belirsiz kırmızı bir ay işlenmiş, haki renkte bir kabalakları var; geri yanı, köylerinden getirdikleri yamalı elbiselerdir. Eğitmenleri –gür bıyıklarından ayırt ediliyor- ‘’Seferberlik’’boyunca cephelerde döğüşmüş, onbaşılar, çavuşlardır Bu eğitim 15–20 gün sürüyor, sonra, talimgâha gelirken söyledikleri türküyü (Kurtuluş Savaşı Anadolu’sunun ilk milli marşını) söyleyerek, tabur tabur cepheye gidiyorlar.

Ankara’nın taşına bak

Gözlerimin yaşına bak

Tatilimizin ortalarında, Eskişehir’in düşmesinden sonra, savaş cephesi doğuya doğru o kadar gerilemiştir ki, kulağını yere dayayınca top seslerini işitebiliyorsun. Bolu’ya akın akın yaralılar geliyor. Hisar tepesindeki Mekteb-i Sultani hastaneye çevrilmiştir. Akran çocuklarla, her gün oraya gidiyoruz ve bir fasıl, hafif yaralıların koğuşlarında, okuma yazma bilmeyen, ya da ellerini kullanamayan askerlerin evlerine mektup yazıyoruz.

Aynı koğuşta yaralı Yunan askerleri de yatıyor. Daha başka türlü konuşamayınca, yatarak komşularına, çocuk gibi gülümsüyorlar. Arkadaşlarımın kafasından da, belki, aynı düşünce geçiyor:’’Şimdi yan yana yatan bu insanlar, belki birkaç gün önce, birbirlerine öldüresiye kurşun sıkıyorlardı ’’

Yine o koğuşların duvarlarında kurşun delikleri ve kan lekeleri var. Bir yıl önce,1920 ilkbaharında, Halifeci kuvvetlerin ilerlemesinden cesaretlenen ‘’ Bolu asileri’’Sultani Mektebi’ndeki Kuvvayı Milliye garnizonunu basmışlar,100 kadar askeri, bu duvarlar arasında öldürmüşler.

Herhalde Sakarya Savaşı’ndan sonra idi. Bir gün Türk Ocağı’nın açılışı yapıldı. Nutuklar söylendi, milli marşlar çağırıldı. Genç öğretmenlerle Sultani’nin yetişkin öğrencileri coşkun şiirler okudular.

Bunlardan bir tanesinin, kıvırcık sarı saçlı, mavi gözlü, uzun boylu bir delikanlının okuduğu şiirin adı ‘’Kırk Haramilerin Esiri’’ idi: Haydutların reisi, türlü işkencelerden sonra, esirin bir kolunu kestiriyor. Ama yiğit adam cellâtlarına meydan okuyor. O zaman Harami-başı bağırıyor adamlarından birine:

‘’Öteki kolu da kes. Öteki kolu da kes ’’

Bir anda beklenmedik bir şey oluyor: Birden, balta esirin elinde parlıyor. Şimdi iyi hatırlamıyorum, ama sanırsam, hikâye de böyle sona eriyordu

Şiir kadar, onu okuyanın okuyuşunda da başka bir güç vardı. Sarışın delikanlı şiiri okumamış, onda dile gelen, ayaklanmış esir Anadolu’nun dramını oynamıştı. Onun kollarının geniş hareketleri, sıçrayışları, dizlerini yere vuruşları hala gözümün önündedir

Bu şiiri okuyanın, Sultani Mektebi’nin öğretmenlerinden biri olduğunu babamdan öğrendim. Ama şiir kimindi? O sıralarda bu sorunun üzerinde durduğumu hatırlamıyorum. O yaşta ben bir ‘’şair’’i kimbilir nasıl düşünürdüm kafamın içinde? Herhalde şair deyince, koca bıyıklarıyla, düzgün, titiz giyimiyle Fikret’in, sivri sakalı ve tek gözlüğüyle Hamid’in, ya da gür yelesiyle Namık Kemal’in resimleri gelirdi gözümün önüne; bir şair adının arkasında on dokuz yaşında toy bir öğretmenden başka çehreler düşünmüş olmalıydım.

Ders yılı başında İstanbul’a döndüm.’’Kırk Haramilerin Esiri’’ bu kez bir yerde basılmış haliyle elime geçti. Şiirin altında Nazım Hikmet adı vardı. Gözlerimin önünde Bolu’daki Türk Ocağı’nın açılış töreni ve kollarını geniş hareketlerle sallayan delikanlı canlandı; benim Nazım Hikmet’le ilk aşinalığımı sağlayan o olmuştu Sonraları, Nazım Hikmet’in daha birçok şiirlerini okumak fırsatını buldum; o sıralar onun şiirlerine okuma kitaplarında da yer verilirdi.

Ertesi yılın tatil aylarını da, yine Karadeniz yoluyla Akçaşehir üzerinden giderek Bolu’da geçirdim. O yazın son haftaları Dumlupınar Savaşı’ndan sonraki zaferlerin çılgın bayramları içinde geçti. Türk Ocağı’nda, Hükümet Konağı’nın meydanında, Karaçayır’da şenlikler, törenler yapıldı. Bana Nazım Hikmet’in şiirini ilk tattıran o sarışın genç öğretmeni aradı gözlerim. O delikanlının Nazım Hikmet olduğunu, Sakarya Savaşı’ndan az sonra Bolu’dan ayrıldığını o zaman öğrendim.

‘’Kırk Haramilerin Esiri’’,’’Kurtuluş Savaşı Destanı’’nın bir çeşit ‘’ön şarkısı’’, ’’Prelude’’üdür. Nazım Hikmet onu, belki Anadolu’ya geçmeden, belki de Anadolu’da geçirdiği ilk aylar içinde yazmıştır, bilmiyorum Ama ‘’Kırk Haramilerin Esiri’,henüz soyut bir semboldür.’’Destan’’ının kahramanlarını, etleriyle, kanlarıyla, yaşayan gerçek varlıklar halinde diriltmek için, ta 1941’e kadar, yirmi yıl bekleyecektir şair.

Bunun için de İstanbul’dan, başka bir alınyazısıyla kopması, Anadolu’nun insanları ve gerçekleriyle, başka şartlar altında: bozkırları boydan boya geçen bir trenin üçüncü mevki bölmelerinde, Çankırı Hapishanesi’nde, Bursa Kalesi’nde, hemhal olması, onların dilinden “Kuvvayı Milliye Destanı”nı yeniden dinlemesi gerekecektir.1921 yılının olayları ve çehreleri, memleketinin ‘’İnsan Manzaraları’’ Nazım’ın şiirine bütün heybetleriyle o zaman gireceklerdir: Arhaveli İsmail, İstanbullu Şoför Ahmet, Gaziantepli Kara-Yılan, Eskişehirli Kambur Kerim, Kartallı Kazım ve ay altında, kağnı kafileleri önünde yürüyen ‘’Kadınlarımız.’’

1921 yılının asıl kişisel anılarına ise Nazım Hikmet’in ölümünden az önce eğilecek: Karadeniz kıyılarında İnebolu’dan Ankara’ya yaptığı yolculuk, Ankara, Bolu ve bütün cephe gerisi Anadolu’sunun ölüm kalım savaşı içinde yapmacıksız, yalın düşünce duygularıyla kendisi, geçmişle bugünün, uzakla yakının, ölülerle sağların, ancak düşlerde olduğu gibi, yan yana, iç içe, kucak kucağa birleştiği bir hikâyede şairin mihnetler ve hasretlerle geçen kırk yılının romanında yeniden dile gelecektir.”

(Sosyal Adalet Dergisi, sayı 12.Mart 1965. PERTEV NAİLİ BORATAV.)

KIRK HARAMİLERİN ESİRİ

.

Ağaçsız bir meydanda büyük kütükler yandı

Haydutların karanlık yüzleri aydınlandı

Küçük bir ada gibi yosunlaşmış bir taşı

Kendisine taht yapan haramilerin başı:

Bir şeyler mırıldandı bir şeyler emreyledi,

Sonra boğuk bir sesle; Haydi kesin, dedi.

Haydutlar ağır ağır çekilirken geriye

Geniş yüksek bir gölge itildi ileriye

Tunç bir çehre parladı alevin rüzgârıyla

Yüksek gururlu alnı, geniş omuzlarıyla

Kolları kesilecek kahraman esirdir bu

Ne dudakları sarı, ne gözlerinde korku

Bir demir heykel gibi öyle hissiz bekliyor

Nihayet hep kütükler olunca bir yığın kor:

Haydutların içinden birisi ilerledi

Kolları n kesilecek haydi hazırlan dedi

Zulmette parıldadı çeliği bir baltanın

Kuru bir ses duyuldu, sonra fışkıran kanın

Damlaları ateşten yer yer duman çıkardı;

Şimdi şanlı esirin yalnız bir kolu vardı

Ormanı baştan başa dolaştı boğuk bir ses

“Öteki kolu da kes! Öteki kolu da kes!..”

Bıraktığı baltayı cellat alırken yerden

Meydana gölgeleri yakınlaşan göklerden:

Haykırıldı bir büyük şanlı mazinin yâdı

Birden balta esirin elinde parıldadı!..

Nâzım HİKMET

***********************

Nazım'ın Bolu'da Kaldığı Han Bu Han mı?

Bolulu aydınlık gazeteciler; Nurettin Tekindor ve Cahit Tekindor kardeşlerle Bolu sokaklarında nostaljik bir gezi yaptık.

Geçmişte,Tekindor ailesine ait olan evi ziyaret ettik.Konut,Mimarlar Odası Bolu Temsilciliği tarafından restore edilmiş.

Hıfzı Özkökler'in oturduğu evin (şimdi yıkılmış) köşesinden İsmet Paşa Caddesi'nde gezimize devam ettik. Bolu'dan 50 yıl önce ayrılan Tekindor kardeşlerin anıları ile cadde boyunca Şehit Nazım Bey Sokak'a geldik. Tekindor'ların amcası,Bıçakçı Kamil Usta'nın dükkanını aradık.Şimdi başka bir işyeri Gölyüzü Mahallesi'ne uzanan sokakta, mahalle muhtarı Mustafa Bey'le(Demir) karşılaştık.Bizi semtin en yaşlı şahsının evine götürdü. Hancı İsmail Özdilek'in evinde dostlukla karşılaştık . 90 yaşında(1337 doğumlu) Hancı İsmail Amca; bu civardaki eski hanları,sosyal hayatı anlattı bizlere.Kendisi 45-50 yıl hancılık yapmış.Bu işi 10-15 sene önce de bırakmış.Bolu'daki hanların içinde uzak yerlerden gelenlerin,yabancıların en çok itibar ettikleri hanlar;Taşhan ve Nurettin Amca'nın hanı imiş.

Taşhan'a Uğrayıp bir soluklanalım dedik ve çaylarımızı içerken kendimizce söyleştik:

“ Günümüzden 50 yıl öncesini,anılarında tüm canlılığı ile yaşayan Tekindor kardeşlerin anlattığı,bizlerin 50-60 yıl önceki eski Bolu fotoğraflarında gördüğümüz Bolu'nun tarihi kent kimliği korunarak günümüze ulaştırılan bir Bolu olsaydı? Bilim,estetik,mimari” ranta “ yenilmeseydi, ne olurdu, diye düşündük.İsmail Amca'nın Hanı,Nazım'ın Bolu'ya geldiğinde kaldığı han mı diye düşündük Bolumuzun tarihi kent kimliği korunsaydı; sadece safranımız olmaz,Safran-bolu olmaz ama “tarihi kent Bolu” olurduk diye düşledik


21 Eyl 2011 - 00:00 - Yaşam


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bolu Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bolu Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Bolu Gündem editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Bolu Gündem değil haberi geçen ajanstır.