BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER 30-31-32-33

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER 30-31-32-33

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER 30-31-32-33
Haber albümü için resme tıklayın

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (30)

ÇELE DERGİSİ’NDEN SEÇMELER

Hazırlayan: Mehmet Tunçkol

BOLU’DA 1964 YILI MAYIS, HAZİRAN, TEMMUZ AYLARININ OLAYLARI:

* Kaplıcalara şehir telefonu bağlanarak işletmeye açıldı.

*Geçen ay Hükümet büyüklerinden Turhan Feyzioğlu ve Nüvit Yetkin şehrimize uğrayarak bir süre kaldılar.

*Bolu Lisesi’ndeki bazı sınıflara Bolulu olup da ebediyete intikal eden değerli öğretmenlerimizin ismi verildi. Bunlardan birisi de Neşet İleri Dersanesi.

*Şehrimiz Emniyet Müdürlüğü, Türkiye çapında faaliyet gösteren bir kalpazanlar çetesini meydana çıkardı. Bu çete, sahte 500 lük piyasaya sürmekte idi.

*Bolu Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği yemekli basın balosu, bazı bakanlarımızın da iştirakı ile Orduevi’nde yapıldı ve sabaha kadar devam etti.

*Teknik Ziraat Müdürlüğü, çiftçi mektupları neşrederek köylüye dağıttı.

*Anneler Günü yurdumuzun her tarafında olduğu gibi şehrimizde de kutlandı.

*Geçen ayın en güzel sanat olaylarında birisi de şüphesiz ki Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nün, Merkez İlkokulu salonlarında verdiği konserler idi. Bu zemini hazırlayan Refik Eren’i en samimi hislerle tebrik ederiz.

*Devlet Tiyatrosu “Topuzlu” adlı eseri Halk Eğitim salonunda başarı ile oynadı.

*Türkiye Bölgeler Arası Atletizm Yarışmaları,1-2 Ağustos günü Bolu Stadı’nda yapıldı.

*Orhan Erçin topluluğunun “Aman İdare Et” oyunu,1-8 Ağustos tarihleri arasında oynamak üzere turneye çıktı. Aynı eser 8-13 Ağustos tarihleri arasında Bolu’da oynamıştır.

FIKRA VE GEÇMİŞTEN HATIRALAR

Muhsin Karamanoğlu

KAZIM KARABEKİR PAŞA BOLU’DA

Dairemde önemli bir evrakı inceliyordum. Valilik odacılarından Kadir geldi. Vali Bey’in beni çağırdığını söyledi. İşimi bırakarak makam odasına gittim. Vali Bey, Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın General Kazım Karabekir’in Bolu’muza şeref vereceklerini, Daire rüesasının ve eşlerinin karşılamak üzere İl hududuna kadar gidileceğinden, eşim Adalet Karamanoğlu’nu da alarak Vali Konağı’na gelmemi söylediler.

Evime gelerek eşimi aldım. Vali Konağı’na geldik. Diğer daire müdürleri eşleri ile birlikte gelmişlerdi. Biraz sonra Vali Bey de geldiler, beraberce otomobillere binerek Ankara-Bolu hududuna geldik.

Kısa bir beklemeden sonra uzaktan otomobiller göründü. Pek az sonra da yanımızda durdular.

Büyük Millet Meclisi Başkanı merhum Kazım Karabekir Paşa, muhterem eşleri, ikiz kızları ve Bolu milletvekilleri ile refakatlerindeki zevat arabalardan indiler, ellerimizi sıktılar.

İşte o gün; Kızılcahamam Devlet Orman İşletmesi Müdürü, sonradan Bolu Devlet Orman İşletmesi Müdürü ve daha sonra da Bolu Orman Başmüdürü olan Dr.Kemal Savaş’la tanıştım.

Hala bu arkadaşlığımız devam etmektedir.

Vali Kemal Hadımlı’nin teklifi üzerine, öğle yemeğinin Gerede ilçesinde yenmesi kabul edildi. Gerede’ye gelerek Esentepe’ye çıktık.

Geredeli hemşerimiz, Gerede’nin meşhur ve pek nefis peynirli pidesini ikram ettiler.

Yemekten sonra halk da geldi. Kalabalık bir topluluk oldu. Bolu Devlet Orman İşletmesi Müdürü Niyazi Kural söz istemişti. Hatırımda kaldığına göre kendisinin İsviçre ve İsveç’de selüloz sanayi hakkında ihtisas yaptığını ve selahiyetle bu konuya temas edeceğini söyledikten sonra, İzmit Kâğıt Fabrikası’nın bazı harp mülahazaları ile İzmit’te kurulduğunu fakat bugün için böyle düşüncenin yer alamayacağını, bu yönden vatanın her yerinde istenilen fabrikanın kurulabileceğini, İzmit’te kurulan Kâğıt Fabrikası’nın tam randıman vermediğini, selüloz hammaddesini teminde sıkıntı çektiğini, bugün selüloz sanayisinin dünyanın her tarafında el sanayi haline getirildiğini, köylülerin topladığı ağaç artıklarından, ağaç dallarından yapıldığını, Bolu’nun bu iş için en müsait bir yer olduğunu; Sellülozun orman dalları ve orman artıklarından yapıldığı takdirde hem ormanların temizleneceğini ve hem de halkın istifade edeceğini, aynı zamanda kadın, erkek ve hatta çocukların yapacakları selülozlu satmak suretiyle para kazanmış olacaklarını, büyük büyük kereste tomruklarının kamyonlarla sevkinin önüne geçileceğini anlattı.

Bolu’dan İzmit’e sevk olunan kerestelik bu koca tomrukların dörtte birinde selüloz yapıldığını ve dörtte üçünün ise başka işlerde kullanıldığını ve fakat kereste vasfını kaybettiğini, daha doğrusu ziyan edildiğini açıkladı.

Sellülozun yapıldıktan sonra yumuşatılması ve hamur haline gelmesi için; selüloz yapıldığı yerden 2 metre bir yere nakledildiği zaman ne ameliye yapılacaksa 300-400 kilometre uzağa götürüldüğü zaman da yumuşatılması için aynı ameliyenin yapılması gerektiğinden, Bolu’da Kağıt Fabrikası kurulamıyorsa bile, selüloz sanayisinin Bolu’da yapılmasının teminini temenni ve rica etmişti.

Merhum Kazım Karabekir Paşa ile Bolu Milletvekilleri bu işin üzerinde önemle duracaklarını vaat etmişlerdi.

Aradan seneler geçti, ne fabrika kuruldu, ne de selüloz sanayi Bolu’da yapıldı.

Bir zaman Bolu eski milletvekillerinden Zuhuri Danışman bu işi önemle ele aldı, fakat o da bir şey yapmadı.

Bugün planlama dairesinin 5 kâğıt fabrikasının kurulmasına karar verdiğini, hatta kurulacak şehirlerin de tespit edildiğini duyuyoruz. Bolumuz yine yoksun kaldı.

Yine Bolu’muz, en mühim orman bölgesi Seben’den, Aladağ’dan, Karadere’den kerestelik tomruklar, kamyon kamyon çok uzakta olan kâğıt fabrikalarına taşınacak, yine bu güzel tomrukların dörtte biri selüloz yapılıp dörtte üçü ziyan olacak. Kamyonlar yıpranacak, lastikler eskiyecek, benzin, mazot oluktan akar gibi sarfedilecek, milli servet heder edilecek.

Hiç tahmin etmiyorum amma, Bolu’da Kâğıt Fabrikası’nın Zonguldak’a kaymasına evvelce Bolu’ya çok hizmet etmiş olan Sayın Dr.Kemal Savaş’ın önder olduğu söylenmekte, eğer bu hakikat ise doğrusu çok üzülürüz. Bunu açıklamasını bekliyoruz.

Sayın milletvekillerimiz, sizin de kulaklarınız çınlamıştır. Acaba Bolu’nun bu mühim işinden daha mühim ne işleriniz vardı bilmek ve öğrenmek isteriz. Saygılarımla.

(Çele Dergisi 13. Sayı. Mart 1964.Sh:11,12. Muhsin Karamanoğlu)

DERTLİ’NİN BASILMAMIŞ KOŞMALARI

İshak Keskin

Geçen asrın klasik halk şairlerinden olan “Dertli” nin hayatı ve eserleri hakkında, Talat Bey arkadaşımız bir kitap neşretti. Kitap şimdiye kadar iki tenkide maruz kaldı. Müsbet ve menfi tarafları ihtiva eden bu tenkidlerin birincisi, Ziyaeddin Fahri Bey tarafından “Hayat” mecmuasında yapılmıştı. İkincis Sadettin Nezhip Bey tarafından bu sahifelerde yapılıyor. Oradaki fikirler sahiplerine aittir. Biz burada kitaptan hariç sekiz konuşmayı neşrediyoruz. Bunlardan(II, IV,V) numaraları Konya’daki dernekçilerden Zeki,(III) numaralısı da,İstanbul’daki dernekçilerden Sadettin Nüzhet Beyler tarafından bize gönderilmiş,diğerleri “BOLU” ve havalisinde tarafımızdan yapılan tetkikat esnasında ele geçirilmiştir.Aziz arkadaşlarımın yardımına teşekkür ederken bunları da mecmuanın malzeme kısmında olduğu gibi neşretmeyi faydalı bulduk.Bilahare şairin daha birçok koşmalarının ele geçeceğinden eminiz.Bu suretle Talat Bey’in eserini itmame çalışırsak kendimizi bahtiyar addedeceğiz.

I-Bana dirler ne yanarsın gurbetde

bilmezler çıkdığım .

ta ezelden beri böyle çakılmış kalem

nice şad olayım (1)

Cevri kendisine âlem eylemiş

nice âşıkların nadim eylemiş

ağam küçükden talim eylemiş

hala unutamamış o mutadıdır.

Şöyle bil kim düşdüm aşkınla nare

giriftar olmuşuz derd ve efkâre

her ne söz söylesem o sitemkâre

dinlemez sözümü eyil evvel diyedir

Var mı Mecnun gibi sahraya düşen

Leylâ’yı zikr idüp Mevlâ’ya düşen

olmaya çok ama sevdaya düşen

“Dertli” bu sevdanın pek berbadıdır.

-II-Bunu bende koymaz aşk cananım

sermi sevdaya saldım ağlarım

gün bugün artmakda derdli gamım

sinemi aşk ile deldim ağlarım.

Mevc urub çeşmimin seylabı taşdı

derd ve gam deryası sevmeden aşdı

gönül sefinesi girdaba düşdü

hülâsa çare yok bildim ağlarım.

Ah itmeden kadim oldu ah dil

şadlık eksilüb artmakda melal

veznim çeşmime görünür hayal

diyarı gurbetde kaldım ağlarım.

Ey “Dertli” kalmışım ben bu hayretde

diyarı gurbetde vehm ve zalametde

hep iller işretde nazda sohbetde

ben yarimden cida düşdüm ağlarım.

-III-Çıkdım yücesine seyran eyledim

yar ile gezdiğim yerler perişan

firkat geldi dur eyleyup ağladım

bir ben değil cümle âlem perişan.

Firkatin o candan korunmaz dağılur

aldır dem yavruyu ah idüp ağlar

yıkılmış yapılmış viranedir bağlar

bülbül figan ider güller perişan.

Aşık “Dertli” kendi çalar sazını

kara topraklara sürer yazını

al yürek şu Dertli’nin sazını

bu zevkdir perdeler teller perişan.

-IV-Yürü gönül yürü dostundan kalma

daim hatırını soruver gitsin

eski düşmanı sakın dost olur sanma

arkasından bıyık buruver gitsin.

Eğer arif isen dünyadan el çek

yalan meyden aldı tükendi gerçek

bakdın bir düşmanın seni sövecek

sakalına bir piyaz viriver gitsin

Ey “Dertli” bu alem düşman olur

kişi sevdiğine son pişman olur

öfke baldan tatlı çok ziyan olur

hayr âyet yüzün hâke sürivir gitsin

-V- Terki diyar itdim elveda seni

sevdiğim sağlıkla kal şimdiden beru

aşık ile yakdık bu canı neyi

ki her dem âletden bil şimdiden geru.

Nar aşkın ile gül onub bitdim

ben seni kendime sadık yar sandım

kahrını çok çekdim gayrı usandım

kafadarın olsun il şimdiden geru.

Namerdi dilersen vasfına ayırmaz

ağlarım gözüme uykular girmez

hakikatli yar size elvirmez

var başka sultan evvel şimdiden geru.

Kal benim sevdiğim huri isen de

kişi zade drğil peri isen de

Yusuf Ken’anın biri isen de

yar senden elçekdim bil şimdiden geru.

Gel yeter huri itdin bari var öldür

gözlerimin yaşı bulanık seldir

“Dertli” gideceği düşman ilidir

düşmandan intikam al şimdiden geru.

-VI-Gizli civanım var ağlan söyleyim

imanın aşkına dur delikanlı

safası bir demdir cefası her dem

göğsü merhametli bir delikanlı.

kanadı yarasının İstanbul Bursa

nameler gönderdim Halep’e Kars’a

asla hicap itme vir delikanlı.

(1) Cönkte okunamamıştır)

(Çele Dergisi 13.Sayı Mart 1964-14 sayı Nisan 1964.İshak Keskin)

***

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (31)

BOLU’DA ESKİ RAMAZANLAR

Hazırlayan: Mehmet Tunçkol

Muhsin Karamanoğlu

Tabaklar Mahallesi ile Karaçayır Mahallesi’nin kesiştiği noktada, 1 No’lu ev, büyük cümle kapısından girilince düz siyah taşlarla döşenmiş büyükçe bir meydanda (Avlu)taşların arasında yemyeşil çimenler kış ve yaz eksik olmaz. Meydanın doğu ve güneyinde bir kısım çiçeklik ve ondan sonra sebze ve meyve bahçesi, kuzeyindeki evin kapısından girilince sağda büyük bir mutfak ve ona bitişik kiler odası, ikinci ve üçüncü katlar, at oynatacak büyüklükte salon(Sofa),bu sofaya açılan dört tarafındaki kapıların ardında çok geniş bir erkân minderleriyle çevrili odalar, cümle odasının arkasında gizli bir yan kapıdan girilen oldukça büyük ve biz çocukların en çok sevdiğimiz meyve ve yemiş odası. Ayrıca bahçenin kuzeyinde geniş bir sokak kapısından girilen Arnavut kaldırımı araba yolunun üzerine sıralanmış; anbar, ahır ve hizmetli odaları. Bundan başka bahçenin tam ortasında çok güzel ve zarif yapılmış bir kütüphane ve bunun da bitişiğinde ziyarete gelenlere kahve pişirmek için kahve ocağı ve kışlık erzak odası, çocukluğumun, en mesut günlerimin ve daha sonraları 15 yaşıma kadar acı ve tatlı hatıralarımın içinde geçtiği, Dedem Hoca Süreyya Efendi’nin evi.(1)

Eski Ramazanlar denilince hatırıma hep bu evimiz gelir. Bu evde yaşadığımız o tatlı günlerin yadı ile dalar giderim. Şimdi bu satırlarımı yazarken de o günleri yaşıyorum. Ne tatlı günlerdi o günler.

Ramazan’a üç ay kala evde bir hareket açık bir şekilde göze çarpar, büyükler üç ay orucuna başlar, bunu yapamayanlar da üç gün oruçlarını tutarlar. Şaban’ın onbeşi oldu mu bu hareket son haddini bulur, kaplar kalaylanmaya gider, çamaşır yıkanır, bütün noksanlar tamamlanır.

Büyük Annem Naile Hanım’ın nezaretinde bol su ile tahtalar, camlar silinir her şeyin gıcır gıcır temiz olmasına dikkat edilir.

Dedem günde üç beş defa eve gelir, “Kadın, bir noksan var mı?” diye büyükanneme sorar. Bu gelişlerinin evin yıkanmasına rastlamamasına dikkat edilirdi; evin bol su ile yıkanmasına sinirlenir ve söylenirdi. Onun için tahta silmeye çok erken ve kalabalık bir işçi ile başlanırdı.

(HAN SENİN HAMAM SENİN, YE PATLA KOCA BEY!)

Süreyya Efendi Oteli’nde hizmet eden Bolu’muzun sevimli ve zararsız meczuplarından olan Deli Kadir (2) sırtında zenbil veya sepetle günde en aşağı birkaç defa, eve erzak vesaire getirir; devamlı olarak kendi kendine konuşan Kadir getirdiği ne olursa olsun evin büyük hanımı ninem Naile Hanım’a teslim eder, hizmet edenlere vermediği gibi bize de vermez, mutlaka büyükannemi görecek ve ona ; “Han senin hamam senin, ye patla Koca Bey! “diyecek ve öyle teslim edecek.

Büyükannem; “Kadir, oruç var mı?” diye sorar, “Baklava yok, börek yok oruç tutulur mu Koca Nine!” der. Büyükannem de onun karnını doyurur veya meyve verir; boşalan zenbili almak için bekler, bir taraftan da beni gözleri ile arar. Ben Kadir’in her gelişinde tütün ve sigara kâğıdı verir, bahçede yetişen ve adına “kâbe otu” denilen bir nebatın (güzel kokulu bir nebattır) kuru yaprak ve tohumlarından toplardım. O, bu nebatı avucunda ovalar, inceltir ve sigarasına koyarak içer, bundan zevk alırdı. Bunu alabilmek için de beni görmeden gitmezdi.

Çeşitli meyvelerden rengârenk reçeller yapılır, kavanozlara konur, raflara dizilir, ekmek kadayıfları, babatatlıları, renkli kâğıt ve sazbağlarla bağlanmış güllaçlar, fıçı fıçı Mudurnu peyniri, çuval çuval Kıbrısçık’ın Ördeklik pirinci, kelle şekeri, mısır şekeri(ince şekere o zaman mısır şekeri denilirdi) daha hatıra ne gelirse hepsi, etten başkası toptan alınırdı.(Ramazan kışa rastlamışsa kıyma, kavurma ve sucuk evde yapılmıştır) hiçbir şeyin noksan olmamasına dikkat edilirdi.

Mahallenin kadınları toplanır, güle oynaya yufka yapılır (saçta pişirilen bir nevi hamur işi).Bundan yufka böreği, kaz pişirilmişse serit yapılır, bazen pilav da bununla yenirdi. Erişte, yuvarlak gibi isimler verilen makarna ve çorba için şehriye kesilirdi.

Bu arada, Dedem de 30 ramazanda her gün kullanacağı tesbih ve bastonları ayırır; giyinmesine çok itina eden dedem ramazanda mevsime göre, her gün öğleden evvel ve öğleden sonra ayrı elbise giyer ve her gün ayrı bir tesbih ve ayrı bir baston kullanırdı.

Bütün ömrü boyunca, öğle yemeğinden sonra bir buçuk iki saat yatıp uyumayı adet edinmiş olan Dedem, ramazanda sabah namazından sonra hemen yatar, öğle zamanına kadar kalkmazdı. İşte bu zamanda evde çıt çıkmaz, herkes gürültü yapmadan işini görmeye çalışırdı.

Tabiaten sert olan dedem, ramazanda biraz daha sertleşir, en küçük şeye sinirlenir, çarşıya çıktığı ve Lordlar Kamarası’na girdiği zaman, herkes yavaş sesle konuşur, Hoca Efendi’yi kızdırmamaya dikkat ederlerdi. Bu kadar asabi olan bu zat, biz çocuklara gelince çok tolerans sahibi olur ve bizi incitmemeye, isteklerimizi yerine getirmeye dikkat eder, bizim yapacağımız tuhaflıklardan neşelenirdi.

Bolu’muzun bütün evlerinde, hal ve vakıtlarına göre bu hazırlıklar yapılır, herkeste bir sevinç ve neş’e sezilirdi.

(HOCA EFENDİYİ SEVİNDİRİN!)

Çarşıda dükkânlar donatılır, ramazan için getirilmiş hususi erzak ve meyveler dükkânların önüne, müşterinin hoşuna gidecek şekilde sıralanır. Kayyum ve müezzinler camileri temizler, minarelerin ve camilerin kandilleri temizlenir, yağları değiştirilir, her taraf pırıl pırıl iç açıcı bir manzara arz eder.

Güzel sesli müezzinler, ezanı muhammediyi daha itinalı okur, Cuma ve Pazar akşamları temcit verirler. Her camide mukabeleler, hemen her gece memleketin hali vaktı iyi olanları tarafından mevlûd şerif okutturulur.

Vaizler, erkeklere ayrı, kadınlara ayrı vaaz ederler. Samuncu Camii Şerifi’nde öğle namazından sonra vaaz eden hocalara, kapının önüne serdiğimiz bir seccadenin etrafını arkadaşlarla çevirir ; “Hoca efendiyi sevindirin”, bazen de ; ” Hoca efendiyi sövündürün “ diye bağırışarak para toplar,caminin kayyumu vasıtası ile vaize verirdik.Bu en çok hoşumuza giden şeydi.Bütün mahalle çocukları cami avlusunda toplanır,bu vazifeyi seve seve yapardık.Hoca efendileri de memnun ederdik

Büyük Camii Şerif’in iki minaresinde (Ahıbabazade Hafız Şükrü ve Hafız Mustafa Efendiler “arar”, Ama Hafız Saraçhane’de Tevfik Uzunses, Kadı Camisi’nde Kayyum oğlu Nuri Efendi, İmaret’te Kazezlerin Mahmut Efendi, Karaçayır’da Tal’at, Aşağı Karaçayır’da Hafız Emin Gülses “hakikaten gülsesti rahmetli”,Çukur M. Camii’nde Mustafa Danışman, Akpınar’da Hafız İlyas, Samuncu’da Sipahizade Hafız Ahmet, Tabaklar’da Mücellit Mustafa Efendiler) ezan okurlar, şehri çın çın çınlatırlardı.

Bunlardan yalnız Kayyumoğlu Nuri Efendi’nin sesi güzel değil, fakat çok devamlı bir müezzindi. Ramazanda güzel sesli hafızlar ve ekseriya Tapucu Abdullah Erkip vekâlet ederdi. Biz de, Kayyumoğlu’nu ;“ Kayyumoğlu kalk kalk kandilleri yak yak “ diye kızdırırdık.

İftardan sonra erkekler, hemen çarşıya koşarlar, ekserisi kahvelerini kahvehanelerde içerler, yatsı ezanına kadar sohbet ederlerdi. Gençler de yüksek kahvelere çıkardı. Ben de, Sipkat ağabeyimle beraber bu yüksek kahvelere giderdik. Ekseri akşamları, Şekerci Kesimlerin üst katındaki kahveye veya Attarlar’ın başındaki Erzincanlılar’ın yüksek kahvesine giderdik. Bu kahvelerde çeşitli ve kıymetli hediyeler konarak tombala çekilirdi, ikramiyeli çevirme olurdu.

(KURU NAMAZ)

Yatsı ezanı okunur okunmaz, kahvelerin ışıkları karartılır, herkes camilere koşardı. Çocuk da olsa kahvede bırakmazlardı, şayet kahvede kalan olursa; bekçiler ve polis, zaptiye tarafından yakalanır, bir hayli hırpalanırdı. Bu sebeple abdest almadan camilere koşan “kuru namaz “kılanlar da olurdu.

Her camide âdap ve erkân üzerine namaz kılınırdı. Genç ve çocuklar teravihi çabuk kıldıran camilere koşarlardı. Biz ekseri Büyük Cami’ye gitmek mecburiyetinde idik. Dedem ve babam Büyük Cami’de teravih kılarlardı.

Teravih namazını, iki veya dört rekât arasında; Ramazanın on beşinden evvel “Hoş geldin ya şehri mübarek” diye sevgi ve sevinçlerini ifade eden ilahiler, on beşinden sonra da ;” Gidiyor mübarek “ diye teessürlerini anlatan ilahiler söylenir, aradaki selat selamlara çok itina edilirdi. Güzel sesli üç beş müezzinin hem ahenk tekbir ve ilahiler arasında kılınan bu teravih namazı pek çabuk biter, huşu içinde sona ererdi.

Gençler ve çabuk namaz kılınmasını isteyenler; Karamanlı ve Çukur Mahalle camilerine koşardı. Çukur Mahalle’de hocamız Muhiddin Danışman, Karamanlı’da da Hafız Ziver Efendi çok çabuk namaz kıldırırlardı.

Sonraları ben de arkadaşlarımla bir grup yaptık. Her akşam bir camiye giderdik. Muhterem hocam Şeyh Nurettin Efendi’nin “Bedrettin”, Şeyh Mustafa Efendi’nin “Uğurlu Naip” ve Şeyh İbrahim Efendi’nin” Aktaş “tekkelerindeki ayinleri hiç kaçırmaz olmuştuk.(3) Dervişlerin vecd içinde zikir ve sema’larını, arada söylenen yanık ilahileri, yanaklara ve göğüslere sokulan şişleri merak ve hayretle seyreder, bazen de bu zikirlere katıldığımız olurdu.

Bilhassa Aktaş Tekkesi’ne çok devam eder olmuştuk. Çünkü Bolu’muzun çok sevimli siması, iyi insan; hatta Aspirini (Her hayır işine seve seve koşması yönünden) olan Hoca İsmail Zorlu bu tekkenin her işinden kendisini sorumlu tutar; müezzinliğini yapar, hele teravih namazları, mevlüd şerifler ve zikir gecelerinde kadınları yalnız o disipline alır. O herkesi sesinden tanır, fazla sesleri çıkmaya başlayınca ;”Fatmanım, Hatice Hanım sesini kes! Kız sana söylüyorum kahrolasıca !” diye, gevrek gevrek bağırır. Biz de bu arada hocamıza takılmaktan, ona türlü türlü muziplikler yapmaktan geri kalmayız. O hem bize, hem kadınlara söz yetiştirir ve hem de dört rek’at arasındaki vazifesini ihmal etmez

Bir gün yine toplu olarak teravih namazına gitmiştik. Tam secdeye varıldığı zaman, Mithat Samurkaç süpürgeyi aldı ve sopasını hocanın ayaklarının arasına koydu. Kalkmak isteyen hoca, bir nevi kilitlenmişti. Ne kalkabiliyor, ne de kurtulabiliyordu. Bir hayli uğraştı, nihayet kurtuldu ve bizi çarşıya kadar kovaladı, bir hayli de yumruklarını yemiştik

(FAKİR FUKARANIN GÖZÜ KALIR)

Ramazana mahsus ve mevsimine göre; tatlıcı, muhallebici, dondurmacı dükkânları açılır, bu dükkânlar renkli kâğıt, kâğıt fenerler ve levhalarla süslenir, müşteriye hoş gösterilmeye çalışılırdı. Hayal perdeleri de kurulur, Karagöz oynatılır, hariçten gelen canbaz ve kukla gibi oyunlar da çok rağbet görürdü.

Her ramazan ağabeyime ve bana; dört köşesi kılaptanla işlenilmiş büyük çevre verirlerdi. İftardan evvel aldığımız pideleri bu çevrelere sarar eve getirirdik; pidelerin açıkta getirilmesi ayıp ve günah sayılırdı. “Fakir fukaranın gözü kalır!” denirdi

En güzel pide, Hacı Fahri Efendi’nin fırınında, Saip Usta Alaybeyoğlu fırınında Sabır Usta tarafından pişirilirdi. Ben, Hacı Fahri Efendi’nin, ağabeyim de Alaybeyoğlu fırınına giderdi.(Bu fırının mülkiyeti bize ait olduğundan, ramazan için bazı fakirlere pide tahsisi, dedem tarafından yapılır, onların tevziine de nezaret ederdi).Pideleri alınca, küçük değnekten yapılmış ve her pide veya çift pide için bir kerti yapılan çengele tutulurdu. Ortasından ikiye ayrılmış olan bu çetelenin bir bizde, birisi de fırında kalır, bununla ay sonunda hesap görülürdü. Bir zamanlar da, arasta içinde, Kel Ahmet’in ve yukarı çarşıda Gül Ahmetler’in Emrullah Usta’nın pideleri meşhur olmuştu.

Dedem, biz pide alırken gelir, Saip Usta’ya veya Sabır Usta’ya; “Hacı Ahmet pidesi olsun” diye ihtar ederdi. Kol Ağasızade, dayım merhum Rağıp Efendi’nin, Aşağı Çarşı’daki fırını, 30 Ramazan memleketin fakir ve acezesine parasız pide dağıtırdı. Diğer zenginler de, komşularındaki fakir ve muhtaçlara herhangi bir fırını gösterir,30 ramazan pide tahsis ederlerdi.

(SOFRADA ELİNİ, MECLİSTE DİLİNİ KISA TUT!)

Ramazanın ilk haftasında, hısım akraba davetleri olur, bundan sonra da, hali vakti iyi olanlar; komşularını, fakirleri iftara çağırılardı.

İftar sofraları çok neşeli olurdu. İftar topu atılmadan birkaç dakika evvel oturulur, herkesin dudaklarında dualar, tesbihler, mütevekkil bir huşu içinde topun atılması beklenirdi. Evin büyüğü elini uzatmadan kimse elini uzatmazdı. Büyükler; “Sofrada elini mecliste dilini kısa tut!” derlerdi.

Ramazan topunu Deli Hacı atardı. Hisardan atılan top, şehrin her mahallesinden duyulurdu. Bütün bayramlarda ve şenliklerde maytaplar, fişekler ve bilhassa tahta iskeletten bir eşek yaparak her tarafına fişekler koyar ve içine girdikten sonra yakar, o yandıkça kendisi de halkın arasında koşar ve patlayan fişeklerle herkesi korkutur ve güldürürdü. Daima barut ile oynayan Hacı, bir gün barut döverken yanmış ve ölmüştü. Onun ölümünden sonra ramazanlarda top atma, oğlu Dabanıyarık Abdullah’a miras kalmıştı.

Her mahallenin davulcusu ayrı olurdu. Davulcu ile beraber Dünbekçi (çift nakkare-Bolu’da çifte nare derledi) de bulunur, her kapının önünde ev sahibine yakışan maniler söylerdi. Ramazanın on beşinden sonra bahşiş toplarlardı. Mahalle bekçisi de bunlara katılırdı.

(ŞEYH NURETTİN EFENDİ)

Birçok şehirlerde, hariçten Hoca ve Hafızlar akın ederse de, Bolu’muza pek çok gelen olmazdı çünki Bolu’muzun hocaları hakikaten âlim ve fazıl kimselerdi, vaz ve nasihatleri tatminkâr olur ve zevkle dinlenir, hele güzel sesli hafızları hariçten gelenleri gölgede bırakırlardı. Her camide üç beş hafız kamet’e iştirak eder, camileri şenlendirirlerdi. Bunu zevkle ve menfaat beklemeden yaparlardı.

Tanıdığım Bolu’muzun kudretli hocaları şunlardır: Çilesiz Müftü Hacı Emin Efendi, Yapyap Hasan Efendi, Bayram Hoca, Müftü Çerkez Ahmet Efendi, Müftü Amasyalı Ahmet Recai Efendi, Şeyh Tahir Efendi, Saraçhane imamı Hafız Efendi, Kadı Allame Efendi. Kendilerinden feyz aldığım hocalarım; Müftü H.Hafız Ahmet Tayyar Bey, Şeyh Nurettin Efendi, Kabadayızade Kadir Efendi, Rüşdiye Hocasızade Hafız Arif Efendi, Zuhurizade Muhiddin Efendi, Tayyip Efendizade Hafız Hakkı Efendi, Hacı Sofu Mehmet Efendi, Şevki Sapmaztürk, Büyük Cami İmamı Hafız Arif Efendi, Saraçhane İmamı Hafız Abdullah Efendi, Ağda Camiiİmamı H.H.Hakkı Efendi, Hafız Murtaza Efendi ve Sürmeli Hoca Hacı Muhiddin Efendi.

Bu zevatın hepsi ayrı ayrı birer değer olmakla üzerimde pek çok hakkı olanları da vardır. Memleket kültürüne hizmet etmişlerdir. Ramazanlarda birer vazife olarak irşatda bulunurlardı. Bu saydıklarımdan bu gün, Müftümüz Bolu’muzun medarı iftiharı Hacı Hafız Ahmet Tayyar Çulha sağdır; ilmi irfanı ve görgüsü ile memleketimize pek çok sosyal hizmetleri olan ve halen de her sahada kendisinden istifade ettiğimiz muhterem Hocamı hürmetle anmayı bir borç bilirim.

Sürmeli Hoca adıyla anılan Hacı Muhiddin Efendi de sağdır. Kemale ermiş, ilmi ile amil ve Bolu’muz için kıymetli bir varlık olan bu muhterem zat da hürmete şayandır.

Burada Hocam Şeyh Nurettin Efendi’den de bahsetmeden geçemeyeceğim. Gerçi kendilerinden feyz aldığım, yukarıda adları geçen muhterem zevatın her birinin memlekete hizmetleri olmuş, bu inkâr edilmez bir hakikat, fakat arz ettiğim gibi, Şeyh Nurettin Efendi bunlar arasında temayüz etmiş bir şahsiyetti.

Fars dilini çok güzel bilir, Arabi ve Türk Edebiyatı’na, bihakkın vakıfdı.Şeyhülmeşayıh idi.Din ile dünyayı ayır etmiş,ham sofuluk ve yobazlıktan tamamen sıyrılmış olup,memleketini sever,cemiyet hayatına intibak etmişti. Bilhassa İstiklal Harbi’ndeki hizmetleri pek büyüktü. Cumhuriyetin ilanı günü, merasimde yaptığı dua şahaserdi. Ramazanda tekkesi dolar taşar, bütün dervişleri ve cemaat onun bilgin irşadı ile huzur ve vecd içinde ibadet ederlerdi. Nur içinde yatsınlar

Sözü geçen evimiz, Bolu İsyanı’nda, Asiler tarafından soyulduktan sonra temelleri kesilmiş ve yıkılmış olduğundan yıktırılmıştır.

Hemşerimiz Neyzen Tevfik, Şekerci Kesimler’in dükkânının üstünde Neyzen Ocağı açmıştı. Kadir ona da hizmet ederdi. Neyzen Bey üflerken, Kadir de maşa ile tempo tutar ve bazen de oyun havaları çalar Neyzen’i neşelendirirdi.(Paçavradan doncüvezi ninni-Bedavradan evcüvezi ninni) diye ninni söylerdi. Bazen ben de Kadir kızdırmak isterdim o zaman “Asilzadeden zarar gelmez pişektir-Katırın tepmezi olmaz zira babası eşektir” derdi.

Dedem tekkelere gitmeme izin vermezdi, ben arkadaşlarla giderdim.

**Muhsin Karamanoğlu. Çele Dergisi 21. Sayı. Ocak 1965 Sayfa:28-35)

***

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (32)

(MENGENLİ AŞCIBAŞI İLYAS ERTÜRK)

FIKRA VE GEÇMİŞTEN HATIRALAR. Muhsin Karamanoğlu

Hazırlayan: Mehmet Tunçkol

“Evlat, Saraylarda vekil, vüzera ve paşa konaklarında hep Bolulu aşçılar bulunurdu. Bunlar hariçten çırak almazlar, kendi hısım ve akrabalarını ve köylerinin gençlerini yetiştirirlerdi, hem eskiden saray ve konaklarda yağ hesapsız tenekelerle diğer malzeme de buna göre olurdu. Aşçıbaşı istenilen yemeği yaparken bozar. Akşama da dar vakit kalmış, hemen yenisini yapacak, ocaktaki ateşin harlı olması lazım iken, tenekeden bir kepçe sadeyağ alır, kuzineye atar ve harlı ateşi temin ettikten sonra istediğini yapar;

Tabii böyle olunca çırak da yetişir, aşcı da yetişir. Şimdi öyle mi ya! Konaklarda malzemeyi hesapla veriyorlar. Eskiden valilerin canları; “Erzurum Van, Erzurum Van!” derdi. Şimdi; “ Engürü Çengürü!” diyor."

Londra’da düzenlenen Milletlerarası yarışmaya Bolulu Aşcıbaşı İlyas Ertürk’ün de katılacağını duyduğum zaman birinciliği kazanacağını tahmin etmiştim. Daha doğrusu gönlüm böyle arzu etmişti.

Memleketimizin yetiştirdiği birçok aşçılar arasında kendi kendisini yetiştiren bu genç istidadın öteden beri adını duyuyorduk. Biri birimizi şahsen tanımayız, yalnız mensup olduğu ailesini çok yakından tanırım. Dede ve Babalarımız arasında senelerin geliştirdiği bir samimiyet ve dostluk vardır.

İlyas ve ağabeyi Necip Ertürk, soydan aşçıdırlar. Dedeleri Hüseyin Usta’dır. Babaları Teğmen Necip’in kardeşi, 20 İngiliz lirası ücretle Emir Faysal’da Aşçıbaşılık yapmış meşhur aşçılarımızdan Kara Mehmet’tir.

Babaları, Şakir’in dedesi Zenneoğlu İbrahim Usta’dır. Uzun seneler Padişah Sarayında çalışmış ve en son Şeyhülislam Cemalettin Efendi Konağı’nda 17 sene aşçıbaşılık yapmıştı.

İbrahim Usta’nın oğlu, (M.Niyazi Çalıkuşu ile Şakir’in babası) Mehmet Efendi (Deli İmam lakabı ile anılırdı) Bab-ı Meşihât’ta; Ders Vekâleti’nde kâtip idi. Emekli olduktan sonra köyüne dönmüştü. Son günlerini köyde geçirdi.

Dedelerim Müderris İşleri Meşihât Dairesi ile ilgili olduğundan, İstanbul’a gittiklerinde Şeyhülislâm Dairesi’ne uğrarlar, aşçıbaşılar ve bilhassa Zenneoğlu İbrahim Usta ile ilgilenir, misafir ederlerdi.

Bolu’dan giden her iş sahibinin işini görür, gördürürlerdi. Hepsi yüksek mevki sahibi şahsiyetlerin konaklarında olan aşçıbaşıların nüfuzlularının yaptıramayacağı iş olmazdı. Bunlardan; Merkeşler Köyü’nden Camgöz Hasan Efendi, Çorak Mıtırlar Köyü’nden Zenneoğlu İbrahim Usta, Karakaya Köyü’nden Musluoğlu Hacı Ahmet Efendi, Küçükkuz’dan Minnetoğlu Hüseyin Efendi, Karageyik Ahmet Efendi, Şahpazlar Köyü’nden Şahpazoğlu Hasan Usta tanıdıklarım arasındadır. Ne yazık ki her hususta sözleri geçen bu şahıslar (aşçıbaşılar) arzu edildiği kadar memleketlerine faideli olamamışlardır.

Padişah Saraylarının en neşeli zamanında, aşçıbaşı;” dile benden ne dilersin” dedikleri zaman memleketleri için bir şey istememişler; ya tecavüze uğrayan iki evlek bir tarla için meni müdahale veya kendilerine zararı olan köylü veya komşularını veya bir memurun tedibi için emir ve irade çıkarttırmışlardır. ( Kurtoğlu Mehmet Ali Ağa gibi ot bitmez keklik ötmez bir arazi için ferman almışlardır )

Aşçıbaşılar da Bolu’ya geldiklerinde memleket eşrafında misafir olurlardı. Zenneoğlu İbrahim Usta ve ailesi de bizde misafir kalırlardı. İbrahim Usta’nın karısı, Harputlu adıyla anılırdı. Çok hanım bir kadındı. 1333 senesinde okul tatilini geçirmek için Gökçesu’ya gitmiştim. Kayışlar Köyü’nde Kayışoğlu Deli Saitlerde (Gökçesu’nun meşhur muhtarlarından Kanbur Ali’nin babasıdır) Çorak Mıtırlar Köyü’nde de Zenneoğlu İbrahim Ustalar da kalmıştım. Kayışlar Köyü ile Çorak Mıtırlar’ın arası bir hayli uzakçadır. Deli Said’in yeğeni Hakkı Ağa ile yürüyerek gitmiştim, bir hayli yoruldum. Benim geleceğimi bilen ve o zaman çok ihtiyar olan İbrahim Usta ve karısı Harputlu Nine çok güzel hazırlanmışlar, nadide yemekler yapmışlar; yorgunluğumuz biraz geçince sofraya buyur ettiler. Ben o nefis yemeklerden ziyade kızartılmış esmer ev ekmeği ile kaymağı alınmamış sütten, Harputlu Nine’nin yaptığı yoğurdu tercih etmiştim. Bugün dahi tadı damağımdadır. Ne mükrim insanlardı; çocuk denecek yaşta olmama rağmen bana büyük insan gibi muamele yapmışlar ve ağırlamışlardı.

Tapu Müdürü iken yolum yine Çorak Mıtırlar Köyü’ne düşmüştü. Köyün ortasına geldiğim zaman kulağıma bir sesler geldi. Hemen o tarafa doğru atımın başını çevirdim. Zenneoğlu’nun evinin önündeki meydanlıkta, toprak üzerine oturmuş iki kişi iskambil oynuyor, bir hayli meraklı da bunları seyrediyor. Attan indim, yanlarına sokuldum; Deli İmam Mehmet Efendi ile oğlu öğretmen Mustafa Niyazi Çalıkuşu’nun iddialı oynadıklarını gördüm. Baba ile oğulun bir köylü sigarasına, çekişe çekişe ve nükteli sözlerle oynadıkları altmış altı oyunu bitinceye kadar seyrettim. Oyun bitince, elinin emeği ile kazandığı sigaradan Mehmet Efendi, bana da ikram etti. Hep beraber eve girdik. İstanbul’da yetişen, açık fikirli olan Mehmet Efendi, evlatlarına karşı çok müsamahalı bir insandı.

Padişah saraylarında ve Vezir, vükelâ konaklarında hep Bolulu aşçılar vardı, her arzularını ve her istediklerini yaptırabilecek kudrette olanları çoktu. İsteselerdi Padişah idaresiyle Bolu’ya tren bile getirtebilirlerdi. Buna rağmen Cumhuriyet Hükümeti devrine kadar köylerine doğru dürüst bir yol dahi yaptıramamışlardır.

Aşçıbaşılar köylerine ve ailelerine çok bağlı ve sadık insanlardır. Kazandıkları paraları hep köylerine sarfederler. Arazileri çok verimsiz ve dardır. İkbâlde olan aşçıbaşı durmadan arazi alır; ihtiyacından fazla büyük ev yaptırmaya kalkar ve ekseriya evlerinin üst katları tamamlanmamıştır. Çatı halinde kalır. Aşcıbaşı ihtiyarlayıp köye döndüğü zaman bir müddet biriktirdiği para ile geçinir; ondan sonra da arazi satmaya başlar, bu sefer ikbâlde olan aşçıbaşı bu araziyi alır ve böylece bu verimsiz arazi elden ele geçer ve kazanılan para bu dereye gömülür. İhtiyarlığını düşünenleri pek az çıkmıştır.

Bilhassa düğünleri çok eğlenceli ve zevkli o nispette de masraflı olur. O kadar çok para sarfederler ki, biriktirdikleri gittikten sonra bir hayli de borçlanırlar. Damat bir haftalık gelini bırakır ve çalışmaya gider. Senelerce köye dönmez, ta ki borcunu ödesin. Bunun için de eski nüktedan insanlar; (Aşçıların parası pul karıları dul) derlerdi. Ama şimdi öyle değil. Aşcılarımız da geleceklerini düşünerek dünyalık yapmaya ve iyi yerlerde mülk almaya çalışıyorlar.

Eskiden yalnız Bolu’dan, Gökçesu ve Mengen bucaklarından aşcı yetişirdi.20 yıl evvel Ağalar Köyü’ne gitmiştim. Rahmetli Halit Gökçesu’nun evinde misafir oldum.(Ali Rıza Göçesu’nun babası).Gece köyün ihtiyarları geldiler; köyün ihtiyarlarından, İstanbul’da ve birçok memleketlerde gezmiş güngörmüş, nüktedan, “ hoş sohbet bir Tahir Ağa vardı. Ondan aşçıların neden yalnız Bolu’dan yetiştiklerini sormuştum. “Evlat, Saraylarda vekil, vüzera ve paşa konaklarında hep Bolulu aşçılar bulunurdu. Bunlar hariçten çırak almazlar, kendi hısım ve akrabalarını ve köylerinin gençlerini yetiştirirlerdi, hem eskiden saray ve konaklarda yağ hesapsız tenekelerle diğer malzeme de buna göre olurdu. Aşçıbaşı istenilen yemeği yaparken bozar. Akşama da dar vakit kalmış, hemen yenisini yapacak, ocaktaki ateşin harlı olması lazım iken, tenekeden bir kepçe sadeyağ alır, kuzineye atar ve harlı ateşi temin ettikten sonra istediğini yapar;

Tabii böyle olunca çırak da yetişir, aşcı da yetişir. Şimdi öyle mi ya! Konaklarda malzemeyi hesapla veriyorlar. Eskiden valilerin canları; “Erzurum Van, Erzurum Van!” derdi. Şimdi; “ Engürü Çengürü!” diyor. “ Aşçı da yetişmiyor. Kabiliyeti olanlar yetişecek denmişti. İşte bu kabiliyetlerden birisi de İlyas Ertürk

Dünyaya diş geçiren dişçi ünvanını alan hemşerimiz, Aktaş Mahallesi’nden Tahir Hoca’nın oğlu Ata Özkan Ağabeyimizden sonra İlyas Ertürk de bütün Dünyaya Bolu’muzun adını bir kere daha duyurmak şerefini kazandı. Tebrik ederim.

(Çele Dergisi.34.Sayı. Şubat 1966.Muhsin Karamanoğlu.Sh:29,30,31)

TEĞMEN NECİP ERTÜRK

M.Niyazi Çalıkuşu

(İşte Dünya çapında bir müsabaka kazanan İlyas Ertürk, Şehit Teğmen Necip’in torunu ve Şakir’in oğludur. Halen İzmir’de, Efes Oteli’nin baş aşcısıdır. Mengen ilçesine bağlı Gökçesu Bucağı’nın Çorak Mıtırlar Köyü’ndendir. Her ikisi de ilk tahsillerini köylerinde yapmışlardır.)

Benden beş yaş büyüktü. Birinci Dünya Harbi’nde askere aldılar. Edirne’deki Hazırlık Kıtası’nda üç ay talim gördükten sonra Çanakkale’ye sevk ettiler.

Fatih’te oturuyordum. Bir gün ondan bir kart almıştım. Çanakkale’de yaralanmış, tedavi için İstanbul’a sevk edilerek Gureba Hastahanesi’ne yatırılmıştı.

Hemen ziyaretine koştum. Birer amca çocuğu idik. Öpüştük, kucaklaştık, çocukluk ve gençlik hatıralarımızı dile getirdik. Yarası iyi olunca tekrar Çanakkale’ye döneceğini söylüyor, gönlünden kopan yurt sevgisiyle, harp hatıralarını anlatmaktan zevk duyuyordu.

Yarası kapanmış fakat yurt müdafaası aşkı ile daha ziyade alevlenmişti. Onu 50. Fırka ile Irak Cephesi’ne göndermişlerdi. Bu Fırka, çok acınacak bir şekilde, bütün ağırlığı ile esir düşmüş, Hindistan’daki üsera karargâhına sevk edilmişti. Mektuplaşıyorduk. Esaret hayatını boşa geçirmemiş, oldukça mükemmel Fransızca öğrenmişti.

Harp fecaatle neticelenmiş, yıllarca hasret çektiği yurduna ve biricik kızına kavuşmak için Anadolu’ya geçmişti.

Kurtuluş Savaşı çoktan başlamış, iştirak ettiği Sakarya Harbi’nde şehit düşmüş ve yurdun birçok evladı gibi, düşmanın yenilgisini ve henüz çok küçük yaşta olan biricik kızı Şerife’nin saadetini görememişti. Göğsüne takılan İstiklal Madalyası’nın ne olduğunu bilmeyen yetime Şerife, bu merasimi acılarla karışık sevinçli gözyaşları ile benimsemişti.

Kurtuluş Savaşı zaferle neticelenmiş, ben de o günlerin icaplarına uyarak köye dönmüştüm. Şerife, benim manevi kızım olmuştu. Onu bu duygu ile bağrıma bastım. Şerife evlenme çağına girince, birçok talipleri çıkmış bulunuyordu. Teğmen Necip’in babası amcamız ile babam aralarında verdikleri bir kararla, benim dört numaralı kardeşim Şakir’le evlenmelerini uygun bulmuşlardı. Bu isteklerine uydum, Şerife’ye babalık vazifemi yaptım. Zavallı Şerife, genç yaşta hayata gözlerini kapamış ve üç oğlunu, iç güveysi olan Şakir’e bırakmıştı. Şerife’nin büyük oğlu, Necip dedesinin adını almıştı. Ortanca İlyas ve en küçükleri de bir kaza kurşununa hedef olarak genç yaşta iken ölmüştü.

İşte Dünya çapında bir müsabaka kazanan İlyas Ertürk, Şehit Teğmen Necip’in torunu ve Şakir’in oğludur.

Halen İzmir’de, Efes Oteli’nin baş aşcısıdır. Mengen ilçesine bağlı Gökçesu Bucağı’nın Çorak Mıtırlar Köyü’ndendir. Her ikisi de ilk tahsillerini köylerinde yapmışlardır.

İlyas’ı yetiştiren Necip Ertürk’tür. Necip ve İlyas birkaç yabancı dil bilirler. Necip 1500 dolar aylıkla Amerika’ya gitmiş ve tekrar yurda dönmüştür. Şimdi Yeşilyurt’da Çınar Oteli’nde baş aşcı ve birçok birincilikler kazanmış bir sanatkârdır.

Gönül isterdi ki Teğmen Necip sağ olsaydı da torunlarının başarılarını görseydi. Bu iki genç, Bolu’ya bir nam kazandırmışlar, yurt dışında da Türk adını yüceltmişlerdir. Kendileri ile iftihar ettiğim bu yeğenlerim ayarında bir aşçı olmayı ben de ne kadar arzu ederdim

(Çele Dergisi 34.Sayı. Şubat 1966. Sh: 26,27. M.Niyazi Çalıkuşu)

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (33)

FIKRA VE GEÇMİŞTEN HATIRALAR

Muhsin Karamanoğlu

Hazırlayan: Mehmet Tunçkol

(ERZURUM-İSPİR KAZASI DECEHREK KÖYLÜ DİYAR GARİBİ FEDİME ABLA)

Sene 1333-1334 (1917/1918)henüz 11-12 yaşlarındayım. Sabah ezanı okunurken kalkmayı, Ninem Naile Hanım, Dedem Hoca Süreyya Efendi’nin telkinleri ile itiyad edinmiştim. Ablam Mebrure Hanım’la yeşil Bolumuzun sabah serinliğinde çok güzel sesli müezzinlerin okudukları Salâ ve Ezanı Muhammediyi zevk ve huşu içinde dinlerdik.

Yine böyle bir sabahtı. Salâ verildi. Ezan okundu, bunu yanık ama çok yanık bir ses takip etti. Bir kadın sesi bu. İçten bir ağıt okuyordu. Nefes almadan bu tatlı ve yanık fakat çok hüzün veren sesi dakikalarca dinledik. Sesin geldiği tarafa baktık, sabahın alaca karanlığında Seyde Hala’mızın evinin önündeki binek taşında bir kadın hayali. Ağıtı bu kadın söylüyordu. Bu birkaç sabah devam etti. “Eğin ağzı” ile söylenen bu yanık ağıt bizi çok ilgilendiriyor, bunu söyleyenle dostluk kurmak istiyorduk.

Birkaç defa konuşmak için yanına gittim.40-45 yaşlarında dimdik, gürbüz ve levent bir kadın olan bu meçhul hiç konuşmuyor, adeta insanlardan kaçıyordu. Tamamen örtülü olan yüzünü de görmek mümkün olmuyordu. Nihayet onunla konuşmaya başladım. Artık dost olmuştuk.

Kayışoğlu Medresesi’nde oturuyor, Erzurum muhacirlerinden, İspir kazasının Decehrek Köyü’ndendi. Erzurum işgalinde, oğlu ve iki kızı ve efradı ailesi ile evini barkını terk etmiş, muhacir olmuş, yollarda tifo ve tifüsten evlatları ölmüş, ailesini gaip etmiş, yalnız başına Bolu’ya kadar gelmiş ve bu medrese köşesine diğer muhacirlerle sığınmış, komşuları arasında kendi kazası ve köyünden kimse yok. Hep ayrı yaşıyor. Sukût ve inzivayı seviyor.

Birçok günler ona ekmek ve yemek taşıdım. Beni bir evlat gibi sevmeye başladı. Dostluğumuz ilerledikçe ben de onu sevmeye daha doğrusu fazlaca acımaya ve yalnızlığına üzülmeye başladım.

Dedem ve Nineme yalvardım. Fedime Abla’yı eve aldık. O da Karamanoğlu ailesinden olmuştu. Üç sene bizde kaldı.

Razi ağabeyim hayvana meraklı, güzel Erzurum inekleri vardı. Fedime Abla vakit buldukça dayımlara gider, ağabeyimin ineklerine bakar ve onlara bakmaktan büyük zevk duyardı. Onun bu iştiyak ve arzusuna dayanamadık. Razi ağabeyimin de istemesi üzerine onlara verdik; o tarihten itibaren iki ailenin Fedime Abla’sı olmuştu.

Vakit vakit bize evinden ve ailesinden bahsederdi. Varlıklı ve görgülü bir ailenin evladı ve kadını imiş. Ailemiz arasında gördüğü itibar ve hürmet, elinde doğan çocuklarımız ona maziyi kısmen unutturdu.

Aradığını Bostancıoğlu ailesinin içinde bulan Fedime Abla, evin hâkim olmuştu. Bahçenin mahsulü, hayvanların ürünü ona aitti. İstediğine verir istediğine vermez ve biz, Hal Binası’na getirdiği ıspanak vesaireyi ondan para ile alırdık. O biriktirdiği parayı yine bizim çocuklarımıza sarf eder ve bundan zevk alırdı.

Zaman ilerledi o yalnız Karamanoğlu ve Bostancıoğlu ailelerinin değil bütün Aktaş Mahallesi’nin hatta Bolu’nun Fedime Abla’sı oldu. Herkes onu sever, birçoklarına ters cevaplar vermesine rağmen hizmetinde bulunmak isterlerdi.

Eşine dostuna ve hatta ailemiz efradına sık sık küstüğü aylar, yıllarca konuşmadığı olurdu. Bu halinin tek istisnası eline doğan, çok pek çok sevdiği Dr.Şükrü Bostancıoğlu ile eşim Adalet Karamanoğlu’dur. Bütün hayatı boyunca bu ikisine hiç küsmemiş ve kendisine en yakın bunları görmüştür.

On gün evvel Ankara’dan hastalığına bakmaya hemen bütün aile geldik. Hepimize baktı, Şükrü’sünü sevdi okşadı, bana da ; “Hani Adalet!” diye sordu.

Hepimizle ayrı ayrı helalleşti. Çocuklarımızın hepsinde onun pek çok ve büyük hakkı vardır.

Aramızdan ebediyen ayrılması, bizleri olduğu kadar onu tanıyan ve sevenleri de teessüre garketti.

Çok mutekit ve musalli olan” Diyar garibi Fedime Ablamız”a Ulu Tanrıdan rahmet ve mağfiret, geride kalanlara baş sağlığı dilerim.

(Çele Dergisi Sayı:35. Mart 1966.Sh:4,5.Muhsin Karamanoğlu.

.. - ..

(CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA OKUL ANILARI)

FIKRA VE GEÇMİŞTEN HATIRALAR

Muhsin Karamanoğlu

(Okulumuzun zeki ve çalışkan öğrencilerinden İzzet Baysal ile daima birincilik yarışmamız devam ederdi. Bazı sene o, bazı sene ben sınıf birincisi olurduk.

Okulumuzun genç ve enerjik Beden Terbiyesi öğretmeni rahmetli Mehmet Can, ikimizi de çok severdi. İzci teşkilatı kurmuştu. Okul bayrağını İzzet Baysal, izci forsunu ben yaptırmıştım. Üzerinde Arslan resmi olan bu forsu, atlas üzerine yağlı boya ile memleketimizin kıymetli sanatkârlarından Foto Ziya yapmıştı.)

Okullarda son sınıf öğrencilerinin “Ağabey” sıfatını taşıması ve küçük sınıfların bunlara saygı göstermeleri bir gelenek icabı idi. Ben bu mutluluğa daha küçük yaşta ve sınıfta ermiştim. Bu benim kendi eserim olmaktan ziyade, muhterem okul müdürlerimiz, hocalarımız ve Bolumuzun her zaman varlıkları ile iftihar ettiği “H.Hafız Tayyar Çulha, Şeyh Nureddin Bilgihan,Muhiddin Danışman,Hafız Hakkı Bilgin,Zuhuri Danışman ve Şevki Sapmaz Türk “gibi zevatın yüksek terbiye ve görgüleri icabı Dedem Süreyya Efendi’ye olan hürmetlerinin bir tezahürü olarak ben

09 Eyl 2011 - 00:00 - Yaşam


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bolu Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bolu Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Bolu Gündem editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Bolu Gündem değil haberi geçen ajanstır.