BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (27-28-29)

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (27-28-29)

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (27-28-29)
Haber albümü için resme tıklayın

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (27)

KIZIK KÖYܒNÜN EFSANE MUHTARI-GÖDEN HÜSEYİN AĞA

Mehmet Tunçkol

Göden(Güden) Hüseyin Ağa, Seben’in Kızık Köyü’nde 1860’lı yıllarda doğar. Nüfus kayıtlarına göre; doğumu her ne kadar 1861 yılına denk gelse de, kendi söylemiyle, sonradan, nüfusa 3-5 yaş küçük yazılmıştır. Yüz yıla varan yaşamı boyunca, Kızık Köyü’nün 45 yıl muhtarlığını yapar. Muhtarlığı, sözcüğün tam anlamıyla; halkına“yol göstericilik, koruyuculuk, önderlik,hizmet” anlayışı içinde geçer. Zamanla, Göden Hüseyin Ağa, halkın nazarında; köyüne, köylüsüne, milletine, memleketine hizmet etmeyi, temel yaşam ilkesi olarak benimseyen bir “halk önderi” kimliği kazanır.

Koca Göden’in adına eklenen “Ağa” sözcüğü; mülkiyetinin çokluğu, variyeti sebebiyle kendisine yakıştırılan bir lakap değil, köylüsünün ona verdiği bir unvandır. Halk; sevip saydığı kişilere, kendisine hizmet edenlere layık görür bu ünvanı.

Hüseyin Ağa’nın adının başındaki “Göden” sözcüğü de; orta boylu, kalın kemikli, güçlü, kuvvetli yapısından ve her türlü zora zahmete, ayaza kurağa dayanıklı halinden dolayı kendisine yakıştırılan bir lakap olarak, (1934 yılında çıkarılan yeni yasa ile) ”Güden” soyadı olarak adına eklenir.

Göden Hüseyin Ağa, adına eklenen bu unvan ve lakabın yanı sıra; ince zekâsı, güçlü hafızası, özüne sözüne güvenilir, yiğit kişiliği ile tanınıyor. Bu özelliklerini tamamlayan; ileri görüşlülüğü, derin ve zengin mizahi yeteneği ile de köyünün sorunlarının çözümlenmesine, yeniliklerin, teknolojik gelişmelerin çevre köyler içinde, en erken Kızık Köyü’ne girmesine öncülük yapıyor. Bu özellikleri ile Göden Hüseyin Ağa, ülkenin en zor zamanlarında; köyüne ve köylüsüne, giderek çevre yerleşimlere önderlik yaparak, bir simge isim haline geliyor. Vefatının üzerinden geçen elli yıllık süreye karşın; Kızık Köyü ve yakın çevresindeki yerleşimlerde, Seben ve Bolu’da, hala adından saygı, sevgi ve minnet duygularıyla bahsediliyor

Göden Hüseyin Ağa’nın gençlik ve yetişkinlik yılları, Osmanlı’nın en sıkıntılı ve zor dönemlerine denk düşüyor. Parçalanma, küçülme sürecine giren İmparatorluk; 93 Harbi’nin (1877-78 Osmanlı –Rus Harbi) ağır yenilgi ve geri çekilme sürecinin getirdiği sorunlarla, Anadolu’ya sığınan yüz binlerce; Balkan ve Kafkas göçmeninin yaşadığı sıkıntılarla ve ülkenin dört bir yanını saran isyanlar, asker kaçakları ve eşkıya ile boğuşmaktadır. Anadolu insanı; cephelere evlat, tahsildara vergi, sofrasındaki bebelere ekmek yetiştiremez duruma gelmiştir.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde, ülkenin içinde bulunduğu durum iyice içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Birbirini izleyen; Trablusgarp Savaşı, I. II. Balkan Savaşları ve I.Dünya Savaşı’nın peşinden, ülkenin çekirdek-ana toprakları olan Anadolu da yer yer işgal edilmiştir. On yıllar boyunca süren savaşlar, yenilgiler, yokluk, yoksulluk, salgın hastalıklar; canavarcasına işleyen bir değirmen gibi Anadolu insanını öğütüp, eritmeye devam etmektedir.

Anadolu’yu kasıp kavuran bu zor koşullar, Seben Dağları’nın yoksul köylerini, Kızık köylülerini de kuşatmıştır. Kışın karın, tipinin savurduğu, yazın sıcağın kavurduğu yoksul Kızık köylüleri; taşlı, yamaç, kıraç arazilerde, en fazla bire üç veren tarlalarında, öküzünün yanına insanı koşarak cephedeki evlatlara, sofradaki bebelere ekmek yetiştirmeye uğraşmaktadır.

İşte böylesi günlerde, yoksul Kızık Köyü’nün en yoksullarından olan küçük Hüseyin’in Ana ve Babası; O’nu, 12 yaşında, el kapısına hizmetkâr(bekâr) olarak verirler. Hem bu yoksul evin sofrasından bir kaşık eksilecek, hem de Hüseyin’in bekâr duracağı, Çarşamba’nın Tepe Köyü’ndeki ağa kapısından üç beş kuruş para gelecektir. Küçük Hüseyin, bu kapıda altı yıl hizmetkârlık yapar.18 yaşında köyüne döner ve Emine Hanım’la evlenir. Askere gider. Uzun yıllar süren askerlikten sonra kendi köyünde; önce Tokuşoğulları’na, sonra da Hacı Sofu’ya hizmetkâr durur. Zamanla üç beş koyun edinerek, ele değil kendi evine hizmet etmeye başlar ve Emine Hanım ile el ele vererek yaşama tutunmaya çalışırlar. Yeri gelir, ekmeklerini küle banar, günü gelir ekmeklerine soğanı katık eder, dişlerinden tırnaklarından artırarak, ele güne muhtaç olmadan, kendi yağları ile kavrulur bir hale gelirler. Altı çocuk sahibi olurlar.

Yaşamın zoru, zahmeti, yoksulluğun çilesi ile yoğrulup, pişen Kızıklı Hüseyin; ince zekâsı, güçlü iradesi ile köyünde, çevre köylerde, aklına ve sözüne güvenilen, sevilen bir önder kişi olarak kabul görür. Köyüne muhtar olur.45 sene Kızık Köyü’nün muhtarlığını yapar. O devirlerde Kızık Köylerinde, ne yol, ne okul, ne elektrik, telefon vardır. Kızık köylüleri, Bolu pazarına,7-8 saatlik yürüme ile varıp; üç-beş kilo yağ, yoğurt, baş kili, elma, armut satarlar, geri dönüşlerinde de ihtiyaçları olan birkaç kilo gaz, tuz alıp, sırtlarına vurarak, yine saatlerce süren yolculuktan sonra köylerine dönerlerdi. İnsanların birbirlerine yakın, köylerin ve şehirlerin birbirine uzak olduğu o günlerde; Çarşamba pazarını, Bolu pazarını bile görmeden ömrünü bu köylerde tüketen kadınlar olurdu.

Yokluğun ve yoksulluğun, salgın hastalıkların, uzun süren savaş yıllarının getirdiklerini görerek, yaşayarak öğrenen Güden Hüseyin Ağa, muhtar olarak, yoksul köylüleri için en başta yapılacak işin; eğitim ve sağlık hizmetlerini köyüne getirmek olduğunu çok iyi görür. Önce, Kızık Köyü’ndeki mahalle mektebini, yeni düzen ilkokula çevirir ve köyüne bir öğretmen atanmasını sağlar. Çevre köylerde açılan ilk okuldur Kızık Köyü İlkokulu.

Yine o zamanlar da; evliliklerin, düğünlerin çoğu, yayla çıkışında ve 15-20 düğün bir arada yapılırmış Kızık köylerinde. Doktorun yerine, otacıdan, sınıkçıdan deva; ottan, çiçekten, duadan şifa arandığı bu günlerde; sıtmanın, ince hastalık veremin, frenginin kol gezdiği Anadolu’da çoğu bebe yaşını göremeden, genç fidanlar evlenip yuva kuramadan salgın hastalıklarla eriyip, yitip giderlermiş.

Güden Hüseyin Ağa, her yayla çıkışının öncesinde; önüne kattığı 15-20 gelin ve damat adayını, saatler süren yaya yolculuk ile Bolu’ya getirir, muayenelerini, aşılarını yaptırır ve köyüne geri götürüp, topluca düğünlerinin yapılmasına önayak olurmuş. Kızık köylerinde; sağlıklı ve eğitim görmüş nesillerin yetiştirilmesinin en önemli adımları olur bu yapılanlar ( İlerleyen yıllarda, yine aynı topraklardan yetişen bir başka büyük insan; Kızık Köyü’ne sınır komşusu olan Kuzgölcük Köyü’nden Ahmet Canip Efendi’nin oğlu Mustafa İzzet Baysal da yine aynı yolu izleyecek, Bolu’da sağlık ve eğitim hizmetleri için vergisi ödenmiş kazancından ayırdığı variyeti ile memleketinin ve halkının geleceğine yönelik,yüzü aşkın hizmet yatırımı yapacaktır. )

Köyüne bu hizmetleri getirtirken, zorlu hayat mektebinden edindiği deneyimleri ile birleştirdiği ince zekâsı ve mizahi ustalığı sayesinde; yeniliklerin benimsenmesi için ;hem kendi köylüsünü ikna etmeyi ,hem de öte yanda; bir kısmı köylüye tepeden bakan, idare-i maslahatçı daire amirlerini hizaya getirmeyi ve hizmetin köyüne ulaştırılmasını da ustalıkla sağlar Koca Göden Hüseyin Ağa!..

Güden Hüseyin Ağa, okuma yazma bilmez. O, hayat mektebinin, yoksulluğun ocağında pişip, kavrulup olgunlaşmıştır. Çoğu mektep-medrese görmüş kişi, memleketin en zor zamanlarında, I.Dünya Savaşı’nı izleyen işgal günlerinde; düşmana boyun büküp, İngilizle, Yunanla birlik olurken, Güden Hüseyin Ağa; suyundan, toprağından, dağlarından nasiplendiği Köroğlu yüreği ile Seben Dağları’nda keskin bir Kuvayı Milliyeci olur. Memleketin kardeş kavgasına düştüğü Hilafet Ayaklanmaları günlerinde, köyüne köylüsüne sahip çıkarak; her yana korku salan asker kaçaklarını, eşkıyayı ve Hilafetçi- padişahçıları Kızık köylerine sokmaz.

29 Mart 1336/1920 günü, İstanbul’dan Bolu’ya, önemli konuklar gelir. 11 kişilik bu konuk heyet içinde; Osmanlı Meclis Başkanı Celalettin Arif Bey, İsmail Fazıl Paşa, Miralay İsmet Bey (İnönü),Saffet Bey (Arıkan),Kırşehir Mebusu Rıza Bey, Saruhan Mebusları Reşit Bey (Çerkez Ethem’in ağabeyi)ve İbrahim Süreyya Bey, Abdurrahman Bey, Özbekler Tekkesi Hadimi Ata Bey vb. isimler vardır. İstanbul ,16 Mart 1920’de resmen işgal edilmiştir. Yurtseverler gizli yollardan, Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya geçmektedirler. İstanbul’dan iki ayrı ekip olarak Anadolu yollarına düşen; İsmet Bey(İnönü) ve Meclis Başkanı Celalettin Arif Bey ekipleri, Gebze’yi geçtiklerinde karşılaşarak, yollarına Bolu’ya kadar birlikte devam etmişlerdir.

Milli Mücadele’nin bu lider isimlerinden oluşan kafilenin Bolu’dan Ankara’ya sağ selamet ulaştırılabilmesi, Bolulu Kuvayı Milliyecilerinin görevidir. Bolu’ya gelen heyet, önce Belediye’yi, sonra Hisar Tepe’deki Mektebi ziyaret eder. Bu önemli kişilerin bulunduğu heyetin şehire gelişi sonrasında, Bolu ve çevresindeki Hürriyet ve İtilaf Fırkası taraftarları, işbirlikçiler de boş durmaz.Gizli,sinsi art niyetli planlar hazırlanır Kafilenin Bolu’dan Ankara’ya gidişi sırasında; bu iş, dağların kuytusunda atılacak bir pusu ile halledilmelidir!..

Bolu’nun Kuvayı Milliye ileri gelenleri de, İtilafçıların bu gizli planlarından haberdardırlar. Bu heyettekilerin Bolu’dan Ankara’ya ulaştırılması için yol ve çare arayan Bolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ileri gelenleri; Mithat Kemal Bey, Hoca Süreyya Efendi, Tahir Hitit, Kepekçi Tevfik Efendi vd.nin akıllarına gelen ilk isim; Kızık köylerinin; yiğit,özüne sözüne güvenilir, halk bilgesi muhtarı Göden Hüseyin Ağa olur. Gerede –Ankara yolu güzergâhında Hürriyet ve İtilaf Fırkası taraftarlarının kurduğu pusu boşa çıkarılır. Kızık Köyü’ne, Muhtar Göden Hüseyin Ağa’ya haber ulaştırılır.

Hemen 15 yiğit arkadaşı (M.Emin Dönmez, İlyas Akman, İlyas Ay, Efe Hasan vd) ile yetişen Koca Göden, bu değerli konukları Bolu’dan teslim alarak, at sırtında, Kozyaka Köyü’nün güvenilir Kuvayı Milliyecileri olan Asım ve Ahmet (Özkök)Beylerin evlerine kadar ulaştırır. Gece burada ağırlanan konuklar, altmışına merdiven dayayan bu ihtiyar kurt Güden Hüseyin Ağa ve 15 atlısının korumasında tekrar yola çıkarak, Ankara sınırlarında kafilenin yolunu bekleyen seğmenlerle buluşturulur. Ağır konukları Ankara’nın seğmenlerine teslim eden “Koca Göden Hüseyin Ağa Müfrezesi” Kızık Köyü’ne geri döner. Hüseyin Ağa’nın yaşamı süresince; övündüğü ve en keyifli şekilde çevresindekilere anlattığı yaşanmışlıkların başında bu olay gelir

Koca Göden, Kurtuluş Savaşı’nda, ilerlemiş yaşına bakmadan, Kızık ve çevresindeki köylerden topladığı; giyecek, yiyecek ve savaş malzemelerini, katırlarla cephede savaşan askerlere ulaştırır. Avucunun içi gibi bildiği; Seben, Karakiriş dağlarından, Aladağ Suyu’nun aşılmaz, geçilmez vadilerinden aşarak, Batı Cephesi’ndeki askeri birliklere ulaştırdığı yardımlar, can suyu gibi gelir Yunan kuvvetleriyle savaşan Mehmetçiklere

Bu durumu gören, bilen padişahçılar da boş durmaz. Bolu-Seben yörelerinde; İstanbul Hükümeti’nin gönderdiği Erkan-ı Harp kurmayları tarafından örgütlenen, silahlandırılan ve ceplerine doldurulan Osmanlı altınları ile kışkırtılan Hilafet İsyancıları, Kızık Köylerindeki bu Köroğlu yürekli Kuvayı Milliyeci Koca Göden Hüseyin Ağa’yı sindirmek, susturmak isterler Civar köylerden etraflarına topladıkları kandırılmış kalabalıklarla, Kızık Köyü’ne büyük bir baskın verirler. Avucunun içi gibi bildiği İdris Dağı’na, Ardıç Tepe’ye, Sarpuncuk Dağları’na çıkamayan Koca Göden evinde kıstırılmıştır. Evinin bodrum katına saklanarak kendini savunmaya çalışır. İyi günde, kötü günde bir arada olmanın, elbirliği etmenin önemini çok iyi bilen Kızık köylüleri, hemen derlenip toparlanarak; bulabildikleri silahlarla, balta, kazma, küreklerle, köylerine baskın veren padişahçıların etrafını sararlar. Pabucun pahallı olduğunu gören Hilafetçi-Padişahçılar, kuyruklarını kısarak Kızık Köyü’nden sıvışırlar.

Yıllar sonra, Koca Göden ve 15 arkadaşının hilafetçi -padişahçılardan ve eşkıyalardan koruyup kollayarak,1920 yılının Nisan başlarında, Bolu’dan Ankara’ya ulaştırdığı 11 konuktan birisi olan İsmet Bey, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak; Güden Hüseyin Ağa’yı ve arkadaşlarını, Cumhurbaşkanlığı konutunda; ayakta, saygı ve hürmet ile ve adıyla hitap ederek karşılar. Oturup onlarla sohbet eder. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; bir ara; “Hüseyin Ağa, gel Ankara’ya yerleş, bize yakın ol. Sana yer, yurt tutalım” der. Lakin Koca Göden; doğduğu, yoğrulduğu topraklardan, köyünden ve köylüsünden kopamaz

Koca Göden Hüseyin Ağa, nüfus kaydındaki bilgilere göre; 1957 yılında,96 yaşında iken, Kızık Köyü’nde vefat eder.

Anadolu toprağının; “Köroğlu “damarından yüreği, “Yunus” damarından gönlü esinlenen ve “Hoca Nasrettin”in ince mizahi zekâsından nasiplenen “Kızıklı Koca Göden Hüseyin Ağa” ve benzeri insanlarımızı, büyük insanlık şairi “Nazım Usta” ,dizelerinde ne de güzel tanımlıyor:

TÜRK KÖYLÜSÜ

Topraktan öğrenip
kitapsız bilendir.
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad'dır
Kerem'dir
ve Keloğlan'dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çöllerde kalır,
ölmeden mezara koyarlar onu.
O, «Yûnusû biçâredir
baştan ayağa yâredir,»
ağu içer su yerine.
Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine
ve bir kerre vakterişip :
«—Gayrık yeter!.. »
demesinler.
Ve bir kerre dediler mi :
«İsrafil surunu urur
mahlûkat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»

Koca Göden Hüseyin Ağa ,ışıklar içinde yat! Anıların,yaşanmışlıkların,köyüne ve köylüne,memleketine ve milletine olan sevgin,hizmet aşkın,ileri görüşlülüğün, onurlu ,dürüst ve yiğit duruşun,mücadele azmin hepimize örnek olsun

- .

*( Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde; bu çalışmamıza esas aldığımız; Çele Dergisi’nin 52. Sayısında yer alan, Muhsin Karamanoğlu’nun; Göden Hüseyin Ağa’yı tanıtan yazısını yayımlayacağız.)

**(KIZIK KÖYÜ; Seben Dağları’nın üzerinde; (1415 m-1420 m-1430 m-1460 m.) rakımlı dört mahalleden oluşan bir yerleşimdir. Anadolu’daki eski köy yerleşimlerin genel anlayışına uygun olarak, Seben Dağları’nın Güney –Batı yamaçlarında, eğimli bir arazide konuşlanmıştır. Köy halkının önemli bir bölümü, günümüzde, Bolu-Seben yolu üzerindeki Kızık Yaylası’nda ikamet etmektedir.

Günümüzde, Seben ilçesine bağlı bir yerleşim birimi olan Kızık Köyü, Osmanlı Devlet Arşiv kayıtlarında;

1) 22/Za/1100 (H) /1684 tarihli belgede; Bolu Livası’nın, Pavli kazasına bağlı karye olarak belirtiliyor.

2) 19/Z/1252 (H) /1836 tarihli belgede; Bolu Sancağı’na bağlı, Pavli kazasına tâbi bir mezra olarak gösteriliyor.

3) 16/C/1321 (H) / 1905 tarihli belgede; Mudurnu kazasına bağlı Kızık karyesinin, Mudurnu’dan ayrılarak Bolu’ya bağlanması ile ilgili idari karara yer veriliyor.

*1911 yılında, Çarşamba Pazarı yerleşiminin nahiye olması, 01.04.1946 tarihinde Çarşamba –Seben yerleşiminin ilçe oluşu ile kanunun yayımlanmasından sonra Kızık Köyü, yeni ilçe Seben’e bağlanmıştır.

***

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER(28)

ÇELE DERGİSİ’NDEN SEÇMELER

GÜDEN HÜSEYİN AĞA

Muhsin Karamanoğlu

(Hadi, hadi siz gönlünüzü eğlendirmekten başka bir şey yapmazsınız, bana hoş geldin desen de olur demesen de olur. Şu memlekete ne yapıverdiniz söyle bakalım, bir de meb’usuz diye kozur kozur gezersiniz. Vali Bey’e, Nafia Müdürü’ne söyle de bizim yayla yolunu bir onardıversene )

Anılarımızın öyleleri vardır ki etkisinden kurtulamaz, vakit vakit o anı yaşamak arzusu ile içimizin yandığını duyarız.

9-10 yaşlarında iken dernek (pazar) gününü iple çekerdim. Cumartesi günü ve gecesi öyle uzun gelirdi ki bir türlü vakit geçiremez, sabaha kadar gözlerime uyku girmediği olurdu. Şimdi bile bazen o çocuksu halim yine olur. Kendimde bir bekleyiş ve heyecan sezerim. Kendimi yokladığım zaman, içimde uyanan bu bekleyişin o bekleyiş, arzunun o arzu olduğunu anlar elimde olmayarak gözlerim kapıya dikilir, Güden Hüseyin Amuca kapıdan girecekmiş gibi olur. Bunun bir hayal olduğunu düşündüğüm zaman ise sevincim kedere ve üzüntüye döner. Gözlerimden yaş geldiği olur.

Güden Hüseyin Amuca bize uzaktan akraba olur. Dedelerim Karaman ilinden geldikten sonra uzun yıllar yerleşip oturdukları köyümüz, Kızık Köyü’nün 45 sene muhtarlığını yapmış, hiçbir zaman hak ve adaletten, doğruluktan ayrılmamış, evini daima misafire açık bulundurmuş, vatan ve millet sevgisini aşk derecesine ulaştırmış, düşkünlere yardım etmeyi, köyünün ve köylüsünün işlerini görmeyi görev bilmiş, okuma ve yazması olmadığı halde –zekâsı ve kuvvetli hafızası sayesinde başarıya ulaşmış temiz bir insandı.

Her dernek günü mutlaka şehre gelir ve bize inerdi. Ben onun geleceği saati bilir beklerdim. Gülez Sokak’ın köşesini döner dönmez, bahçe kapısının iki kanadını da açar onun hayvandan inmeden girmesini sağlar; Kızık (Ankara),Suluca ve Abbas Armudu, Ferik Elması, yağ, peynir ve yoğurt ile dolu heybesini indirmesine yardım ederdim. Çoğu zaman bana gözleri sürmeli güzel kuzu da getirirdi.

Heybesindeki meyve ve yiyeceklerden çok beni atı ilgilendirirdi. Evimizde birkaç tane cins at olmasına rağmen Hüseyin Amucanın doru atını çok severdim. Ona binerek Bolu’nun 12 mahallesini dolaşmak, koşuya girmiş, cirit oyunu oynamış bu arap atını oynata oynata Hükümet Caddesi’nden geçmek bir ayağının üstünde (Cirit oyununda olduğu gibi) dönüş yaptırmak çok hoşuma giderdi. Arkadaşlarıma caka satardım.

Hüseyin Amuca hiç kimseye yük olmak istemez ve olmazdı, sırf beni sevindirmek için doğru bize gelir, atını bizim ahıra bağlardı. Çarşıya giderken, “ Bugün parı (biraz)hızlı geldim, atı dinlendirmeden binme emi !”der, o Tabaklar Hamamı’nın köşesini dönmeden ben yine ata binmiş olurdum.

Büyükannem Naile Hanım, “Hüseyin Ağa, Muhsin ata rahat vermez, ahırın kapısına kilit takıverelim” deyince, “Hey Ebe, atın (bo ) düşecek, varsın binsin, ata binmesini öğrenmeli” derdi.

(BOLU MİLLETVEKİLİSİNİZ HERHAL!)

Hazır cevaptı ve sözünü esirgemezdi. Cevad Abbas Güner, Hasan Cemil Çambel ve İsmail Hakkı Uzmay Bolu’ya gelmişler, eniştem Tahir Hitit’e misafir olmuşlardı. Birçok halk, köylü şehirli ziyaretlerine geliyordu. Bu arada Hüseyin Amuca da geldi. Selam verdi, odaya girdi, hiç kimse ilgilenmediğinden bi r kenara oturdu. Bir süre bekledi, yine hoş geldin filan diyen olmayınca İsmail Hakkı Bey’e, “Beyefendi adınız ne?” diye sordu. İsmail Hakkı deyince ,”Bolu milletvekilisiniz herhal” dedi.”Evet” demesi üzerine ; “Efendi ben senin sıfatını görmeden bir dondurmaya şehadet ettim. Sana iyi adam dedim, rey vererek mebus yaptım. Sen vekilsin ben asil. İnsan kendisine rey veren ikinci seçmenine hoş geldin demez mi, hatırını sormaz mı?” diyerek çıkışınca Cevat Abbas Bey hemen yerinden kalktı “Hüseyin Ağa kusura bakma, dalgınlık oldu” dedi. Hüseyin Ağa, “Hadi, hadi siz gönlünüzü eğlendirmekten başka bir şey yapmazsınız, bana hoş geldin desen de olur demesende olur. Şu memlekete ne yapıverdiniz söyle bakalım, bir de meb’usuz diye kozur kozur gezersiniz. Vali Bey’e, Nafia Müdürü’ne söyle de bizim yayla yolunu bir onardıversene” dedi ve yolu yaptırttı Yerinde konuşur ve isteklerini yarı ciddi yarı şakalarla söylerdi.

(ORMAN MUHAFAZA MEMURLARI GELDİ SANDIM DA!)

Bolu Valisi Sakİp Bey, Nafia Müdürü, Milli Eğitim Müdürü, Orman Müdürü, Jandarma Komutanı ve Belediye Reisi Tahir Hitit yol güzergâhına bakmak için Karacasu, Emen Mesciler köylerine uğradıktan sonra Kızık yaylasına gelirler, Hüseyin Ağa’nın bir kahvesini içelim derler ve Hüseyin Ağa’ya haber salarlar. Beklerler, gelen yok, tekrar adam gönderirler, yine gelmez, üçüncü haberde elinde kahve fincanı ile gelir (Evden gelenleri görmüş).Hüseyin Ağa neredesin, diye Vali sorunca; “Aman Beyefendi, yorulmuştum da kahve içiyordum. Seni isteyen var deyince, orman muhafaza memurları geldi sandım da onun için geldim. Sizlerin geldiğinizi bilseydim, rahat kahvemi içer de gelirdim!” deyince; Vali Sakip Bey, Orman Müdürü Ali Rıza Bey’e (Selanikli Ali Rıza Bey) “Hüseyin Ağa’nın dilinin altında bir bakla var, onu sen dinle” der ve misafirlerini ağırlar. İki gün sonra, üç Orman Muhafaza Memuru’nun da işine son verilir.

(BÜYÜKANNEM DE BUNLARI TARHANA BEKLER GİBİ BEKLERDİ!)

Eskiden Kızık köylüleri çok fakir kimselerdi. Şehire gelirken pek az meyve, baş kili, yağ ve peyniri sırtlarında getirirler, yol olmadığından sekiz on saatte Bolu’ya ulaşırlardı. Muhtar olur olmaz köyünün kalkınması için iş birliğinin ve beraberliğin şart olduğunu idrak ederek, kolektif çalışmayı sağlamıştı. Kızıklılar, toplu olarak yaylaya çıkarlar ve hepsi yine toplu olarak bir günde inerler, dağa oduna, çifte ve şehre toplu olarak giderler.

Bu işler görülürken asker ailelerine, köyün düşkünlerine yardım edilir. Her sene kaç kişi evlenecekse, hepsinin düğünü yaylada ve aynı günde yapılır. Bu suretle fakir olanların da davulsuz zurnasız ve şenliksiz düğün yapmamaları sağlanmış olur. Yaylada,15-20 gelinin çam ağaçlarına dayandığı olur.

(KAMÇI)

Köyünün kalkınması için; yol, su ve okulun şart olduğunu düşünebilmiştir. Şehir yolunun yapılmasına muhtarlığının ilk senelerinde başlamış, köylü bir yere kadar yolu yaptıktan sonra bıkmışlar ve vaz geçmişler, ne kadar zorladıysa yolu yaptıramamış. Bir gün şehre indiğinde, Jandarma Kumandanı’nı görmüş, durumu anlatmış, köye geldiğinizde yolun neden yapılmadığını ve yolun yapılmasının hükümet emri olduğunu söyleyerek beni sıkıştırın, hatta sırtıma da kamçı ile vurun diye rica etmiş. Birkaç gün sonra köye uğrayan Jandarma Kumandanı, köylüyü bir hayli sıkıştırmış ve Hüseyin Ağa’ya da elindeki kamçı ile iki üç defa vurmuş. Bunu gören köylüler pek üzülmüşler ve kısa zamanda yolu yapmışlar.

(AŞI)

Sınır köylerin hiçbirinde okul yokken, mahalle mektebini okula çevirerek öğretmen istemiş ve bu gün Kızık Köyü’nün %90’ı okuryazardır.

Her sene yaylaya çıkmadan evvel, o sene evlenecek kız ve delikanlıları, Hüseyin Ağa peşine takar, şehre aşılanmaya(muayeneye)getirir. Kafilenin önüne, koltuklarını kabarta kabarta düşer, bize gelir. Kızları eve bırakırken Büyükanneme; “Ebe, hele bu kızlara bir iyice mukayyet ol, belki içinde kaçanları olur” derdi. Büyükannem de bunları, tarhana bekler gibi beklerdi. Hâlbuki bunu şaka söylerdi. Köydeki evlenmeler, hep arzu ile olurdu.

(MİRALAY İSMET BEY NEREDE?)

Hüseyin Ağa cesur ve herkesin itimadını kazanmış bir insandı. Milli Mücadele’nin ilk senesi idi.29 Mart 1336 günü; dedem Hoca Süreyya Efendi, telaşlı telaşlı eve geldi. Dedem çok sigara içer, her zaman ilk iş tabakasını doldurmak olurdu. O gün de tıka basa tütün ve üstüne de bir deste sıgara kâğıdı koydu, elbisesini değiştirdi, bana da; “Hana git, Fahri birini göndersin, faytonu koşsunlar” dedi. Koşarak gittim, Fahri ağabey, Bolpaça’nın Ahmet Ağa’ya;”Doru atları çek, Hocaefendi’nin evine git, faytonu koşacaksın” dedi. Ahmet Ağa ile eve geldik, takım odasından koşumları aldık, hayvanları faytona koştu. Dedem de binerek, Hükümet’e gitti. Ben de Tabaklar Hamamı’nın önüne, arkadaşlarımın yanına oynamaya geldim. Bir süre sonra ard arda arabalar gelmeye başladı. Dedemin yanında, faytonda Mutasarrıf Ali Haydar Bey ve daha bazıları vardı. Sonradan öğrendiğime göre, Meclis-i Mebusan Reisi Celalettin Arif Bey imiş. Kafileyi biz de takip ettik. Belediyeye geldiler. Orada Celalettin Arif Bey, bir nutuk söyledi. Şimdi bile gözümün önündedir; iri yarı bir insandı. Üzerinde lacivert bir palto, paltonun eteği sökülmüş, arkasından astar sarkıyordu ve üstü başı çamurdu. Nutuktan sonra Belediyeye çıktılar, biz de mahallemize geldik. Büyükannem Naile Hanım, beni arıyormuş. Eve geldiğimi görünce, koltuğuma işlemeli bohcaya sarılmış bir kutu verdi, evde Karakız diye çağırılan Emine Abla’ya da bir bohca vererek; “Bunu Hafız Hakkı Efendi’ye götürün” dedi.(Hafız Hakkı Efendi, Belediye Reisi idi. Fazıl ve Turgut Gülez’in babası Şükrü Gülez’in kardeşi).Kapıda bizi dayı karşıladı.(Gülezlerin bir Sare halaları bir de Rıza dayıları vardı ki bunlara herkes Hala ve Dayı derdi).Kapıyı açan dayıya,”Bunları Büyükannem gönderdi” dedim.”Gir içeriye de Halaya ver” dedi. İçeri girdim, Halaya verdim.

(EVLATLARA İYİ BAKIN!)

Evde büyük bir telaş ve hazırlık vardı, yemekler yapılıyor, sofralar kuruluyordu. O sırada,”misafirler geliyor”,dediler. Şükrü Efendi kapıya koştu. Hafız Hakkı Efendi dedem ve memleketin bazı büyükleriyle birlikte misafirler de geldiler. Hepsine, yukarıya buyur edildi. İçlerinde iki de nefer vardı. Şükrü Bey, Dayıya, neferlerin cümle odasına alınmasını söyledi, onlar da odaya girdiler. İki nefer, sedire oturdular. Köşede Hakkı ve Şükrü beylerin annesi Sıdıkanım teyze vardı. Dayıya; “Evlatlara iyi bakın, kahve yapın, karınlarını doyurun” dedi. O zaman Sıdıka Hanım teyze, yüz yaşını aşkın, fakat çok dinç ve evin bütün idaresi onun elinde idi. Biz de, Fazıl ile beraber, aşağı yukarı koşup duruyorduk. Yukarıda bir telaştır başladı. Miralay İsmet Bey nerede diye koşuşuyorlar, fakat nefer elbiselilerden birinin, Sayın İsmet İnönü, diğerinin de Saffet Arıkan olduğu kimsenin hatırına gelmiyordu. Neticede kahve içmekte olan Sayın İnönü ve merhum Arıkan da yukarıya çıkarıldı.

Misafirler 11 kişi idi; Celalettin Arif Bey, İsmail Fazıl Bey, Miralay İsmet Bey, Saffet Bey, Kırşehir Mebusu Ali Rıza Bey, Çerkez Ethem’in ağabeyi Reşit Bey, Üsküdar Özbekiye Tekkesi Şeyhi Şeyh Ata Efendi. Diğer 4 kişi daha vardı ki bunların isimlerini hatırlayamıyorum.

(ZEVAT GEÇ VAKTE KADAR GELMEYİNCE İNÖNÜ KUŞKULANDI!)

Kafilenin iki üç gün sonra yola çıkacakları söyleniyordu. Misafirlerden Celalettin Arif Bey, İsmail Fazıl Paşa, Miralay İsmet Bey ve Saffet beylerin, İlyaszadelerde, diğerlerinin de memleket eşrafının evlerine taksimi ve onları irşad etmeleri kararlaştırılarak, misafirleri almak üzere, Hacı Vahap, İvranyalı Hacı Emin, Boyacı Zade Hacı Hamdi ve Sirkeci Zade Servet Efendilere haber gönderildi. Misafirlerin yanında, Mutasarrıf Ali Haydar bey, Polis Müdürü Celal Bey, memleket eşrafından Ankara Hükümeti’ni tutanlar vardı. Evlerine misafir götürecek zevat, geç vakte kadar gelmeyince, Celalettin Arif Bey ve İnönü kuşkulandılar. Neden gelmediklerini anlamak üzere, Abdi Ağa Zade Mehmet (Dalkılıç),Kepekçi Zade Tevfik (Kepekçioğlu),Tahir Hitit gönderildi. Tahkik ederek geldiler. İvranyalı Hacı Emin Efendi’nin kardeşi Eczacı Faik bey’in evinde toplandıkları öğrenildi. Onlar da bir süre sonra gelerek misafirlerini aldılar, evlerine gittiler. Küçük bir konuşmadan sonra, yarınki günü hemen yolcu olmaları kararlaştırılmış.

(GÜDEN HÜSEYİN AĞA)

Yol güzergâhı da; Kızık Yaylası, Çarşamba’nın Kozyaka Köyü, Nallıhan –Beypazarı arasından Koyun Ağılı Köprüsü yoluyla Sarıköy İstasyonu olarak konuşulmuş. Dedem Hoca Süreyya Efendi, Tahir Hitit ve Davavekili Vehbi Efendi’nin tensibi ile hemen Kızık Köyü’nden Güden Ağa’ya 15 at ve 15 kadar gözü açık delikanlı ile gelmesi haberi ulaştırılmış ve zamanında gelen Güden Hüseyin, bu kafileyi Kızık Yaylası’ndan Çarşamba’ya (Seben İlçesi) götürerek, Kozyakası’nda; Asım ve Ahmet beylere misafir etmiş(Abdi ve Hıfzı Özkök’ün baba ve amcaları)Oradan da Asım bey’i de beraber alarak kafileyi selametle götürmüşler. Sırası geldikçe Hüseyin Ağa, bu gidişi keyifli keyifli anlatır ve haklı olarak böbürlenirdi.

İstiklal Harbi sıralarında, Bolu kuzeyindeki dağlar, Kâvur İmam, Arnavut Bahtiyar gibi şakiler, Kıbrıscık’tan Tıygır, Hakkı Çavuş, Çakır, Çarşamba’dan Yüzbaşı, Kara Ali, Kara Mehmet gibi asker kaçaklarıyla dolu idi. Bunlardan Bahtiyar ve Kâvur İmam çok büyük soygun ve zulümler yapıyorlar, adam öldürüyorlardı. Diğer asker kaçağı olanlar da, bunlara, bunlara karşı köylerini koruyorlar, eşkıyaları mıntıkalarına yanaştırmıyorlardı. Fakat fırsat buldukça, eşkıyalar saldırmaktan geri kalmıyorlardı. Yalnız Kızık Köyü’ne yanaşamıyorlardı, bu da Hüseyin Ağa’nın cesur ve uyanık olmasından idi. Kızık Köyü’nde, komşular arasında hiç anlaşmazlık olmazdı, olsa bile Hüseyin Ağa’nın mahkemesinde halledilirdi. Hükümet erkânı ve Bolu’nun ileri gelenlerinin hepsi ile samimiyeti vardı, senli benli konuşur. Gittiği her dairede işi herkesten önce görülürdü.

Kızık Yaylası’na bir karakol yaptırarak, Jandarma Kumandanı’nı bir karakol açtırmaya mecbur etmişti. Kendisi de Karakol’un yanına bir han yaptı. Handa bir iki köylü durur, gelenden gidenden ücret almazdı. Bu han, pek çok yolcunun hayatını kurtarmıştır.

(JANDARMA HAVA YERE DAĞLARDA EŞKIYA ARIYOR!)

Dava Vekili Cezmi Hitit, Ali Rıza Gökçesu ve Seyfettin Karageyik’i çok severdi, onlar da ona aşırı hürmet ederler, fakat takılmaktan da geri kalmazlardı. Çok kızdığı zaman;” Hadin köpekler, hırsızlar, jandarma hava yere dağlarda eşkıya arıyor, eşkıya sizsiniz!” derdi.

Çok vefalı insandı. Bir şahitlik yapması gerekiyordu, Kızık Karakolu’na telefon ettim, Kızık Köyü’nü verdiler. Amuca, bir şahitlik yapman lazım, yarın sabah saat 9.00 ‘da burada olacaksın, dedim, bir düşünelim, dedi. Telefonu kapattık. Ocak ayının 15’i. Şehir içinde 30 santim kar var, dağda iki metre, kendisi 85 yaşında. Gelemezse mahkemeyi talık ettiririm dedim. Sabahleyin Aktaş’taki eve gittim, pencereden gözlüyorum. Ilıca’dan doğru, doru bir ata binmiş, yıldırım gibi geldi, yamçının içinde, el ve ayakları donmuştu. Eve girelim de bir çorba içelim, dediğim zaman,”evvela vazife, sonra karın doyurmak” demiş, doğruca Adliye’ye gelmiştik.1954 seçimlerinde torunu Hüseyin Özçelik’e;”Evde ne dolanıp durursun, oy kullanmaya gitmedin mi?” diye sormuş, o da pek canım istemiyor deyince;”Oğlum, bir oy ne demektir sen biliyor musun? Bir oy bir milletvekili, bir hükümet ve bir devlettir. Sen Türk vatandaşı değil misin, ayıp hadi bakayım oy atmaya ” demiş ve kendisini götürmüş.

C.H.Partisi’nin en sadık bir üyesi idi, oğlu Mustafa da şimdi aynı partidedir. Parti değiştirenleri kınardı.

(BİNBAŞI BEY SEN DE BENİ TANIRSIN!)

Vali ve diğer daire reisleri ile çok samimi konuşur, fakat bu samimiyeti hiçbir zaman kötüye kullanmazdı. Her daire kapısını serbestçe açar girerdi. Bir gün Askerlik Dairesi’ne gitmiş. Şb. Bşk.Binbaşı Salih Bey yeni gelmiş, Hüseyin Ağa’yı tanımıyordu. Şube Dairesi, İmaret’te Çilesiz Müftü’nün Medresesi’nde idi. Kapıdan teklifsizce girip,”Reis Bey, şu künyeye hele bir bakıver” demiş. Şube Başkanı kim olduğunu tanımadığı için,”Çık dışarıya” diye kovmuş.”Binbaşı Bey, sen de beni tanırsın, öğrenirsin, hele bu gün bu iş dursun vaktı iki edelim” demiş ve selamlayarak çıkmış, ama bu pek gücüne gitmiş. İmaret merdivenlerinden çıkarken rastladım, üzüntülü olduğu yüzünden anlaşılıyordu.”Amca, hayır ola, pek yorgun görünüyorsun” deyince;”Sorma evlat” dedi ve başını salladı. Kahveye gittik, anlattı. Sonra Salih Bey’le tanıştırdık, herkes gibi o da kendisi de memnun kaldı ve her zaman kendisinden özür dilerdi.

Karısı kendisinden evvel öldü, sonradan Çarşamba (Seben) Tepe Köyü’nden evlendi fakat iyi bir kadın olmasına rağmen misafire ve kendisine hizmetinden memnun kalmadı.”Ah evlat!” derdi,”Bir eve misafir oldun mu, tık kapı kahve gelir, tık kapı yemek gelir, tık kapı yatak hazır denildi mi o evde kadın var demektir. Bir hane sahibi, misafirinin yanından sık sık çıkar; kahve getirin, yemek hazırlayın dedi mi, o evde kadın yok demektir. Ah Avrat sattığım, nerde bulacaksın yengen gibisini, benim varlık ve sağlığımın yarısı da yengendi” derdi ve yakınırdı.

(BELKİ UFAKLIK BULUNUR!)

Bizde misafir kaldığı zaman, Büyükannem itina ile onun yatağını yaptırırdı. Sabahleyin eğer erken kalkarak odasına girecek olursan, onun yatakta yatmadığını, bir parça geç girersek, yatağın yatılmış gibi karıştırılmış olduğunu görürdük. O her zaman yatakta yatmaz. Ocak’a taban yatağı yapar ve kuru yerde yatardı. Neden yatağa yatmıyorsun deyince, “Alışkanlık” derdi. Sonradan evinde yün yataklarda yattığını görünce sormuştum,”Evinde yatakta yatıyorsun da, bize gelince neden yatmıyorsun?”. “Ah evladım, ben her zaman kırda bayırda veya handa yatıyorum. Üzerim temiz olmuyor, belki olmaz amma, ufaklık bulunur diye yatmam!” demişti.

Ben Afyon iline tayin edilip Bolu’dan ayrılınca, bazen dayım Halis Efendiler de, bazen de bizim hamam veya otelde yatardı. Hele son zamanlarında, hep sıcacık diye hamamı tercih ederdi.

(SİZ BENİ ÇOK ARARSINIZ AMMA İŞ İŞTEN GEÇER!)

Köyde okuyup yazanlar çoğalınca, bazen Hüseyin Ağa’nın fikirlerini beğenmeyenler olurdu, bunların başında da Hüseyin Yaman gelir. Onlara kızmaz, darılmazdı, amma sözünün tutulmasını da isterdi. Bu da onda bir alışkanlıktı. Hüseyin Efendi böyle bir şey yaparsa, ona “veled!” veya ”mektepli!” derdi.”Siz beni çok ararsınız amma, iş işten geçer, ah gidi gençlik ah!” derdi. Hakikaten de çok aranmaktadır.

45 senelik muhtarlığı zamanında; yolları ve suları yaptırdığı gibi okul binasını da yaptırdı. Hiçbir köyde telefon yok iken, Kızık Köyü’nde telefon vardı. Yangın söndürme teşkilatı kurmuş, meyveciliği köye aşılamıştır.

Köyde herkes İlkokulu bitirmiş, ekserisi orta tahsilini yapmıştır. Yüksek tahsil yapanları da vardır.

(KOCA GÖDEN UNUTULUR MU?)

Onu son defa 1956 yılında ve 95 yaşında iken ziyaret ettim. İki gözüne de katarakt inmiş, göremiyordu. Benim geldiğimi öğrenince ne kadar sevinmiş ve kucaklamış, ağlaşmıştık. Birçok eski anılarından konuştuk, dünya havadisleri sordu, verdiğim havadislerden memnun, yüzünden eksilmeyen tebessümü yine vardı.”Ah evlat! Bilemezsin, içim yanıyor. Köyüme ve milletime faydalı olamadım, Annem ve Babam fakirdi. Beni 12 yaşımda el kapısına bekâr (hizmetkâr) verdiler. Evvela, Çarşamba’nın Tepe Köyü’nde bir ağaya hizmet ettim. Köye geldiğim zaman 18 yaşımda idim. Emine yengenle beni evlendirdiler. Askere gittim, uzun seneler askerlik yaptım. Askerden gelince de köyümüzde; Tokuşoğulları’na sonra da Hacı Sofu’ya bekâr (hizmetçi)durdum. Oradan kazandıklarımla, birkaç koyun edindim. Allah razı olsun, Emine yengen de bana çok hizmet etti, altı evlat sahibi oldum. Köyün zenginleri arasına katıldım. Bunlar kendi çalışmam ve Emine yengenin tutmasıyla oldu. Köyde herkes okuyup yazıyor. Oğlum Mustafa’yı da ortaokulda okuttum amma benim yerimi tutmayacak. O girişkin değil, çok çekingen, sen ona mukayyet ol, evim sönmesin” demişti. Bir hayli de hayır dualar etmişti. Köye yaptığı, millete ve Devlete yaptığı hizmetleri saydım ve bu kadar hizmet yeter dediğim zaman, içini çekti,”vatan ve milletime faydalı olamadım, belki köylüm hizmetlerimi unutmaz !“demişti.

1957 yılında ve nüfus kaydına göre,96 yaşında bu fani dünyaya gözlerini kapadı. Yaşının daha çok olması gerekir. Nüfusa geç yazıldığını söylerdi.

Bolu’da 27 Mayıs Caddesi’ndeki “Kızık Köylüleri Kalkınma Kooperatifi” senin kurduğun toplum çalışmasının eseridir. Köyün her neresine baksan, senin hizmetlerin göze çarpmaktadır. Köylün de, Türk Milleti de seni ve senin gibi vatan ve milleti için çalışanları unutmamış ve unutmayacaklardır. Ebedi istirahatgâhında müsterih uyu Güden Amuca

(Çele Dergisi 62.Sayı. Haziran 1968.Sh:9-15. Muhsin Karamanoğlu.)

***

BELGELERLE BOLU’NU YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (29)

ÇELE DERGİSİ'NDEN SEÇMELER

Hazırlayan: Mehmet Tunçkol

BOLU’DA 1964 YILI NİSAN AYI OLAYLARI

*Bolu Öğretmenler Derneği, aylık dergi çıkarmak için çalışmalara başladı. Yeni dergiye şimdiden, yayın hayatında başarılar dileriz.

*Sağlık hizmetlerinin köylere götürülmesi deneme programı için Bolu, pilot bölge olarak seçildi. Bu işin gerçekleşmesi için çaba gösteren Sağlık Bakanımız Kemal Demir’e Bolu adına teşekkür ederiz.

*Polis Teşkilatı’nın 119. Kuruluş yıldönümü Bolu’da yapılan bir törenle kutlandı.

*Bolu Okullar arası Futbol Ligi’nde, Erkek Öğretmen Okulu; Lise ve Erkek Sanat Enstitüsü’nü yenerek şampiyon oldu.

* Doğu Menzil Komutanı General Faruk Güventürk şehrimizi ziyaret etti.

*Bolu Turizm Derneği, Turizm Kolu’nu kurdu ve perdesini Refik Erduran’ın “Ayı Masalı” oyunuyla açmak için çalışmalara başladı. Bu konuyla ilgili röportaj ve haberler gelecek sayımızda geniş olarak verilecektir.

*Bolu Gazeteciler Cemiyeti, 2 Mayıs -1964 Cumartesi gecesi Askeri Gazino’da Basın Balosu düzenlemek için çalışmalara başladı.

FIKRA VE GEÇMİŞTEN HATIRALAR

Muhsin Karamanoğlu

DELİ ARSLAN

Kınık’da dostum varımış

Beni öldürmeye kasdın varımış

Derinden gelen gür bir erkek sesi, hazin hazin bu iki mısraı kendine has bir makamla söyler. Bunu duyanlar sesin sahibini ararlarsa da o görünürlerde yoktur. Çok dikkatli bakıldığı zaman üstü başı lime lime olmuş, elbisesinin sökük ve yırtıklarından yer yer teni görünen çok yakışıklı kumral bıyıklı, uzamış saçları ve sakalı birbirine karışmış olmasına rağmen vakur ve keskin bakışları ile hakikaten kükremiş bir arslanı andıran bir kişinin, ya bir duvara yaslanmış veyahut da bir köşeye çömelmiş olduğunu görürler. Hem türküsünü söyleyen, hem de içini çeke çeke ağlayan, yanaklarına iri iri gözyaşları dökülen bu bahtsız kişi evlenmemiş, nesli kesilmiş ve Bolu’nun unutulmuşları arasına katılan zavallı Arslan’dan başkası değildir.

Onu ilk defa Karaçayır Camii’nin önünden çarşıya giden yol üzerinde görmüş, hal ve tavrı, beş on adımda bir secdeye kapanması, kalkıp yine yürümesine devamı, bazen de secdeden kalktıktan sonra acele işi varmış gibi beş on adım koşması, içime bir korku düşürmüştü.

O tarihlerde Bolu tenha bir memleketti. Sokaklarda bir av çifte tüfeği atılsa ağzından çıkan saçmalar bir canlıya değmezdi. Etrafıma bakındım, kimseleri göremedim. Sokağın sessizliği beni daha çok korkuttu. Aklıma yolu değiştirmek geldi. Onu da yapamadım, çünkü dönecek bir sokak da yoktu. Mecburi ilerledim. Gördüm ki bu gelen adamın benim varlığımdan haberi bile yok. O kendi hayatını yaşıyor. Bana bir zararı dokunmayacağı kanısı geldi, korkum geçti. Onu sallanarak yürümesini, kıllı göğsü ve geniş omuzları üzerinde merd bir insan olduğu hissini veren yüzünü bir zaman seyre daldım, yanımdan geçenlerden kim olduğunu sordum,”Deli Arslan” dediler. Sonraları onu sık sık görmeye başladım.

Gazi Paşa İlkokulu, evvelce Darülhilâfetül Âliyye Medresesi idi. Arslan da bu binaya bitişik Bayram Hoca Medresesi’nin alt katındaki odalardan birinde yatar kalkardı. Buna yatmak denilmez, çünkü gece sabahlara, gündüz akşamlara kadar okulun bahçesinde daima dolaşır ve secdelerine devam ederdi. Bahçe kapısını açık bulunca, gözcü ve bakıcısı; okulun hademesi Arnavut Halim Ağa’nın(1) bakmadığı bir anda usulca ve sessizce kaçtığı ve Hocabey Sokağı’nda koşarak uzaklaştığı görülürdü.

Ders aralarında bahçeye koşar, Arslan’ın etrafını çevirir, onun için getirdiğimiz büyük bir dilim ve ekmeğinin (2) kocaman lokmalarını iştiha ile yemesini zevkle seyreder, elindeki dilimin biri bitmeden ikincisi ve üçüncüsünü yetiştirirdik. Arslan, doyduğunu ve ne kadar yediğini bilmez, verilenleri yemeğe çalışırdı. Biz bununla da yetinmez, okulun bahçesinde 10 metre derinliğinde düzgün taşlarla örülmüş ve terk edilmiş bir kuyu vardı. Üç beşimiz bir araya gelir, zorlukla kuyunun kapağını açar, bir dilim ekmek atardık. Bunu gören Arslan, büyük bir maharetle kuyuya iner, suda ıslanmış ekmeği bir hamlede yer, yukarı çıkar. O kapağın hizasına gelir gelmez biz ikinci bir dilim daha atar, bu suretle Arslan’ın taşlara tutuna tutuna inip çıkmasını seyrederdik. Bizim kuyunun başında toplandığımızı gören öğretmenler, pencereyi açıp seslenirler, biz de birer tarafa kaçar saklanırdık. Hademeler gelip kuyuyu kapatırlar, Arslan da bizim elimizden kurtulurdu.

Arslan’ın çok güzel bir yazısı vardı. İnci gibi derler ya, onun gibi. Harfleri çok güzel satırlara dizer. Bir alışkanlık olacak, yazdığı yazıyı gözden geçirir, beğenmezse parmağını ıslatır, siler tekrar yazardı.

Arabî ve Farsça’nın yanında birazcık Fransızca da bilirdi.(3)Fransızca yazdığında küçük ve büyük harflerin kullanılmasına dikkat ederdi.

Arslan’ı bir duvar kenarında yakalar, eline kalemi verir, yazı yazması için zorlardık. O çok güzel yazısı ile:

Bunu yazdım yaz idi

kalemciğim saz idi

Kınıklı’nın yaptıkları

hepten bana naz idi

Diye yazar altına da (Bolu’nun Çukur Mahallesi’nden Ahmet Zihni Efendi Mahdumu Arslan bendeleri) ni yazar ve imza ederdi. Biz daha bir şeyler yazmasını isteyince, yazmaz, bir daha ısrar edince “Duvarlar Divanelerin defteri” yazar ve gitmeye hazırlanır, biz tekrar yazması için ısrara başlarız elimizden kurtulamayacağını anlayınca;

Ak duvara yazı yazdım işte

oldu kapkara

size uydum bunu yazdım

oldum aleme maskara

Yazar, bundan sonra ne kadar ısrar edilse bir harf bile yazmazdı. Etrafını çeviren bizlere sert sert bakarken, bana artık dokunmayın der gibi bir hali olurdu. Biz de korkar yakasını bırakırdık. Çıplak ayakları ile sessizce ayrılır giderdi.

Arslan çok sakin bir insandı. İnsan ve hayvanlara karşı daima saygılı ve zararsızdı. Büyüklerin fena muamelelerine, çocukların kızdırmak için takılmalarına karşılık vermez, melûl melûl bakar ve sessizce uzaklaşırdı.

Yiyecek verilirse alırdı, aç olduğu zaman gideceği kapıları bilirdi, para ve başka bir şey almazdı.

Üstüne giydirilen çamaşır ve elbiseleri kaşla göz arasında senelerce giyilmiş, eskimiş, parça parça olmuş bir hale koyardı.

Arslan, Çukur Mahalle’den Çulha Oğulları’ndan Ahmet zihni Efendi’nin oğludur. Dedesi, Çulha Oğlu Hacı Durmuş Efendi’dir. İyi bir aile terbiyesi almış, iyi eğitim görmüş olduğundan deli halinde bile hiç saldırısı ve azgınlığı görülmemiştir.

Çukur Mahalle’nin bu iyi delikanlısına Baba ve Annesinden epeyce miras da kalmıştı. Kendisini seven hısım akraba ve komşuları, evlendirmek için teşebbüse geçmişler. Ilıca Kınık Köyü’nden münasip bir kız bulmuşlar, o da köyünün en güzel kızıymış. Nişandan sonra güzel bir düğün yapmışlar, Perşembe günü gelin alayı, köyden gelini getirmiş, akşam üzeri koltuk yapılmış, Arslan da arkadaşları ile “Güvey Ilıcası” na gitmiş. Yatsı namazından evvel gelmişler. Yatsı namazından çıkılınca da büyük bir alayla güveyi eve getirerek bırakmışlar, geline takacağı yüz görümlüğü mücevher ve altınları almak için odasına giren Arslan, dolabı kırılmış ve içini boş görünce bir şok geçirmiş; ”Geline ben ne takacağım ?” diye dövünmeye başlamış ve aklını yitirmiş. O zaman üstünü başını yırtan Arslan, o günden sonra bir daha temiz ve yeni bir elbise giymemiş.

Arslan, fırsat buldukça Büyük Ilıca’ya (Kaplıca) gider, büyük havuzda dalıp çıkar, yıkanır, oradan koşar adımla Kınık Köyü’ne giderek nikâhlı ayrıldığı, murada eremediği sevgilisinin evinin etrafında dolaşır, iki mısradan ibaret türküsünü söyler ve boynu bükük, acısı yüzünden okunarak, koşa koşa Hamzalar Bahçesi’nden Erenler’e ve şoseyi takiben Medrese’ye gelirdi.

Kardeşim ve çocukluk arkadaşım rahmetli Naci Paksoy (4) ile bir Perşembe günü Büyük Kaplıca’ya gitmiştik. Ilıca’nın kapısından girince, Arslan’ı Büyük Havuz’a dalıp dalıp yıkanırken bulduk. Bir zaman bekledikten sonra çıkmaya niyeti olmadığını anlayınca, vücudundan umulmayacak kadar çevik ve hareketli, aynı zamanda cesaretli olan Naci, havuza atlayarak Arslan’ın yanına gitti ve arkasına vurarak çıkarmak istedi. Arslan’ın bu kadar haşin baktığını hiç görmemiştik. Naci, hemen yanıma geldi ve biraz sonra Arslan, bir iki defa daldı, havuzdan çıktı, Ilıca kapısından çıkarken de bize dönüp, işte istediğinizi yaptım der gibi baktı.

Akşamına Arslan’ın gönlünü almak için yemek götürdük, fakat onu bulamadık. Birkaç gün aramamıza rağmen Arslan görünürlerde yoktu. Onu bulduğumuzda çok bitkindi, götürdüğümüz yemeği bile eski iştahı ile yemedi. Birkaç gün sonra zavallı Arslan’ın öldüğü haberini aldık.1338 yılının Mart ayında, bu fani dünyaya gözlerini kapadı. Bu bahtsız kişi de Bolu’nun unutulanları arasına karıştı. Taksiratı varsa bağışlanmasını, rahmetine erişmesini ulu Tanrı’dan niyaz ederim.

(1) Halim Ağa ,Arnavut’du.Rahmetli Hüseyin Kıraç’ın akrabası idi.Çok iyi bir insandı,uzun zaman okulun hademeliğini yaptı.Çok takılırdık,en fazla kızdığı zaman ;”Abe çücüğüm!” derdi.Evlenmedi,bekar öldü.Allah rahmet etsin.

(2) Bolu’da her evde bir fırın vardı, memurlar bile ekmeğini evde yapardı. Bereketli, gıdası kuvvetli ve doyurucu idi. Şimdi de evde yapanlar vardır. Çarşı fırınında yapılan ekmeğe, köylüler pazar ekmeği derler, pazara gelenler köyüne dönerken ekmek almayı ihmal etmez, evde çerez yerine yerlerdi.

(3) Arslan ile yaşıt olan Deli Kadir de Fransızca bildiğine göre, o tarihlerde Bolu’da iyi bir Fransızca öğretmeni bulunduğunu ve garp kültürüne önem verildiğini anlatmakta.

(4) Naci Paksoy: Bebek yaşımızdan onunla beraber büyüdük,beraber güldük,beraber ağladık.Delikanlı çağımıza beraber girdik.O, fikir ve zeka yönünden benden çok üstündü.İleri görüşlü,çok merhametli o nispette de eli açıktı.Çok iyi ata binerdi.Gözü pek ve cesurdu.Çocukluk hatıralarımın hepsinde vardır.Amansız bir hastalık onu bizden ebediyen ayırdı.Ölümünden sonra,kayın biraderim oldu.Kısmet olursa onunla olan hatıralarımı da yazacağım.Tanrının rahmeti onun üzerine olsun.Amin!..

(Çele Dergisi. Ağustos 1967.Sh:13,14.Muhsin Karamanoğlu)


05 Ağu 2011 - 00:00 - Yaşam


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bolu Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bolu Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Bolu Gündem editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Bolu Gündem değil haberi geçen ajanstır.