BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (33)

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (33)

BELGELERLE BOLU’NUN YAKIN GEÇMİŞİNDEN ESİNTİLER (33)
Haber albümü için resme tıklayın

FIKRA VE GEÇMİŞTEN HATIRALAR

Muhsin Karamanoğlu

Hazırlayan: Mehmet Tunçkol

(ERZURUM-İSPİR KAZASI DECEHREK KÖYLÜ DİYAR GARİBİ FEDİME ABLA)

Sene 1333-1334 (1917/1918)henüz 11-12 yaşlarındayım. Sabah ezanı okunurken kalkmayı, Ninem Naile Hanım, Dedem Hoca Süreyya Efendi’nin telkinleri ile itiyad edinmiştim. Ablam Mebrure Hanım’la yeşil Bolumuzun sabah serinliğinde çok güzel sesli müezzinlerin okudukları Salâ ve Ezanı Muhammediyi zevk ve huşu içinde dinlerdik.

Yine böyle bir sabahtı. Salâ verildi. Ezan okundu, bunu yanık ama çok yanık bir ses takip etti. Bir kadın sesi bu. İçten bir ağıt okuyordu. Nefes almadan bu tatlı ve yanık fakat çok hüzün veren sesi dakikalarca dinledik. Sesin geldiği tarafa baktık, sabahın alaca karanlığında Seyde Hala’mızın evinin önündeki binek taşında bir kadın hayali. Ağıtı bu kadın söylüyordu. Bu birkaç sabah devam etti. “Eğin ağzı” ile söylenen bu yanık ağıt bizi çok ilgilendiriyor, bunu söyleyenle dostluk kurmak istiyorduk.

Birkaç defa konuşmak için yanına gittim.40-45 yaşlarında dimdik, gürbüz ve levent bir kadın olan bu meçhul hiç konuşmuyor, adeta insanlardan kaçıyordu. Tamamen örtülü olan yüzünü de görmek mümkün olmuyordu. Nihayet onunla konuşmaya başladım. Artık dost olmuştuk.

Kayışoğlu Medresesi’nde oturuyor, Erzurum muhacirlerinden, İspir kazasının Decehrek Köyü’ndendi. Erzurum işgalinde, oğlu ve iki kızı ve efradı ailesi ile evini barkını terk etmiş, muhacir olmuş, yollarda tifo ve tifüsten evlatları ölmüş, ailesini gaip etmiş, yalnız başına Bolu’ya kadar gelmiş ve bu medrese köşesine diğer muhacirlerle sığınmış, komşuları arasında kendi kazası ve köyünden kimse yok. Hep ayrı yaşıyor. Sukût ve inzivayı seviyor.

Birçok günler ona ekmek ve yemek taşıdım. Beni bir evlat gibi sevmeye başladı. Dostluğumuz ilerledikçe ben de onu sevmeye daha doğrusu fazlaca acımaya ve yalnızlığına üzülmeye başladım.

Dedem ve Nineme yalvardım. Fedime Abla’yı eve aldık. O da Karamanoğlu ailesinden olmuştu. Üç sene bizde kaldı.

Razi ağabeyim hayvana meraklı, güzel Erzurum inekleri vardı. Fedime Abla vakit buldukça dayımlara gider, ağabeyimin ineklerine bakar ve onlara bakmaktan büyük zevk duyardı. Onun bu iştiyak ve arzusuna dayanamadık. Razi ağabeyimin de istemesi üzerine onlara verdik; o tarihten itibaren iki ailenin Fedime Abla’sı olmuştu.

Vakit vakit bize evinden ve ailesinden bahsederdi. Varlıklı ve görgülü bir ailenin evladı ve kadını imiş. Ailemiz arasında gördüğü itibar ve hürmet, elinde doğan çocuklarımız ona maziyi kısmen unutturdu.

Aradığını Bostancıoğlu ailesinin içinde bulan Fedime Abla, evin hâkim olmuştu. Bahçenin mahsulü, hayvanların ürünü ona aitti. İstediğine verir istediğine vermez ve biz, Hal Binası’na getirdiği ıspanak vesaireyi ondan para ile alırdık. O biriktirdiği parayı yine bizim çocuklarımıza sarf eder ve bundan zevk alırdı.

Zaman ilerledi o yalnız Karamanoğlu ve Bostancıoğlu ailelerinin değil bütün Aktaş Mahallesi’nin hatta Bolu’nun Fedime Abla’sı oldu. Herkes onu sever, birçoklarına ters cevaplar vermesine rağmen hizmetinde bulunmak isterlerdi.

Eşine dostuna ve hatta ailemiz efradına sık sık küstüğü aylar, yıllarca konuşmadığı olurdu. Bu halinin tek istisnası eline doğan, çok pek çok sevdiği Dr.Şükrü Bostancıoğlu ile eşim Adalet Karamanoğlu’dur. Bütün hayatı boyunca bu ikisine hiç küsmemiş ve kendisine en yakın bunları görmüştür.

On gün evvel Ankara’dan hastalığına bakmaya hemen bütün aile geldik. Hepimize baktı, Şükrü’sünü sevdi okşadı, bana da ; “Hani Adalet!” diye sordu.

Hepimizle ayrı ayrı helalleşti. Çocuklarımızın hepsinde onun pek çok ve büyük hakkı vardır.

Aramızdan ebediyen ayrılması, bizleri olduğu kadar onu tanıyan ve sevenleri de teessüre garketti.

Çok mutekit ve musalli olan” Diyar garibi Fedime Ablamız”a Ulu Tanrıdan rahmet ve mağfiret, geride kalanlara baş sağlığı dilerim.

(Çele Dergisi Sayı:35. Mart 1966.Sh:4,5.Muhsin Karamanoğlu.

.. - ..

(CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA OKUL ANILARI)

FIKRA VE GEÇMİŞTEN HATIRALAR

Muhsin Karamanoğlu

(Okulumuzun zeki ve çalışkan öğrencilerinden İzzet Baysal ile daima birincilik yarışmamız devam ederdi. Bazı sene o, bazı sene ben sınıf birincisi olurduk.

Okulumuzun genç ve enerjik Beden Terbiyesi öğretmeni rahmetli Mehmet Can, ikimizi de çok severdi. İzci teşkilatı kurmuştu. Okul bayrağını İzzet Baysal, izci forsunu ben yaptırmıştım. Üzerinde Arslan resmi olan bu forsu, atlas üzerine yağlı boya ile memleketimizin kıymetli sanatkârlarından Foto Ziya yapmıştı.)

Okullarda son sınıf öğrencilerinin “Ağabey” sıfatını taşıması ve küçük sınıfların bunlara saygı göstermeleri bir gelenek icabı idi. Ben bu mutluluğa daha küçük yaşta ve sınıfta ermiştim. Bu benim kendi eserim olmaktan ziyade, muhterem okul müdürlerimiz, hocalarımız ve Bolumuzun her zaman varlıkları ile iftihar ettiği “H.Hafız Tayyar Çulha, Şeyh Nureddin Bilgihan,Muhiddin Danışman,Hafız Hakkı Bilgin,Zuhuri Danışman ve Şevki Sapmaz Türk “gibi zevatın yüksek terbiye ve görgüleri icabı Dedem Süreyya Efendi’ye olan hürmetlerinin bir tezahürü olarak beni sevmelerinden ve bana bir mevki vermelerinden ileri geliyordu.

Hocalarımızın benimle yakından ilgilenmeleri ve müsamahalı davranmaları beni hiçbir zaman şımartmamış bilakis en küçük uyarıcı seslenişleri, hareketlerimin daha ölçülü olmasına ve arkadaşlarımla münasebetlerimde iyi davranmama sebep olmuştur.

Hocalarım bana daima “Hocazâdem “diye hitap ederlerdi. Bu seslenişlerin bana olduğunu arkadaşlarım da bilirlerdi.

Sıhhatli ve levent aynı zamanda ağır ve vakarlı hareketler ile öğrenciler üzerinde çok nüfuzu olan, sayılan ve sevilen hocam Muhiddin Danışman’ın gür sesiyle “Hocazadem!” diye seslendiğini duyduğum anda hemen yanına koşardım. O muhakkak benim yanlış bir hareketimi görmüştür. Çok sert ve ciddi olmasına rağmen, yanına gittiğimde gözlerinin içi güler, sesi tatlılaşır, hafifçe kulağımı tutar; “Bir daha tekerrür etmiyecek değil mi? Söz mü?” diye sorardı.”Evet efendim!” i yapıştırır, sessizce yanından ayrılırken, arkamdan gülümsediğini hissederdim.

Bu muhterem hocamızın en çok sinirlendiği, öğrencilerin sigara içmesi idi. Bu hali hayatının sonuna kadar devam etti. (1937 yılında Bolu Tapu Müdürü iken sigarayı bıraktığımı duymuş, bilhassa uğrayarak, memnuniyetini izhar etmiş ve “Evlat işte sözümü tuttun. Sana maaş bağladım! Sigaradan yapacağın tasarruf, benim sana bağladığım maaş!” demişti.)

Ders arasında ansızın çağırır, ceplerimizi arardı. Tabaka bulursa, işi dayağa kadar götürür, tütün tozlarını ağza atarak çiğnemeye kadar zorlardı.

Muhadara dersi diye bir dersimiz vardı. Bu derste iyi ve güzel konuşmaya alıştırılırdık. Tatil günleri Pazara çevrilmemiş, Cuma günü idi. Perşembe günü öğleden sonra Muhadara dersine ayrılmıştı. Okul Müdürü ve öğretmenlerin de hazır bulunduğu bu derste kendi seçtiğimiz bir konu üzerinde konuşur ve gerekirse münakaşa yapardık. Sıra bana gelmişti. Muhterem Hocamı memnun etmek için “Sigaranın zararlarını” konu olarak seçmiştim.

Konuşmak için kürsüye çıktım. Hocam tam karşıma geçmiş bana bakıyordu. Halinden seçtiğim konudan memnun olduğu anlaşılıyordu.

Sözüme “Sigaranın faideleri” diye başladım. Bir anda hocamın kaşlarının çatıldığını fark ettim. Devamla ;“Sigara içenin evine hırsız girmez, Köpek kapamaz, çünkü aldığı zifir ve nikotinden daima öksürür, uyuyamaz, hırsız da uyanık olduğunu anlar giremez, vaktinden evvel eline baston alır, köpeği yanaştırmaz!”.Bunun gibi izahlara başlayınca yüzü güldü ve memnun olmuştu.

Okulumuzun zeki ve çalışkan öğrencilerinden İzzet Baysal ile daima birincilik yarışmamız devam ederdi. Bazı sene o, bazı sene ben sınıf birincisi olurduk.

Okulumuzun genç ve enerjik Beden Terbiyesi öğretmeni rahmetli Mehmet Can, ikimizi de çok severdi. İzci teşkilatı kurmuştu. Okul bayrağını İzzet Baysal, izci forsunu ben yaptırmıştım.” Üzerinde Arslan resmi olan bu forsu, atlas üzerine yağlı boya ile memleketimizin kıymetli sanatkârlarından Foto Ziya yapmıştı.”.Milli bayram günlerinde kol ve göğüslerimizde ,”Oba Başı ve Oymak Beyi” nişanlarıyla başta geçmek bize gurur derecesinde bir sevinç verirdi.40-45 sene evvel İzci Teşkilatı ve öğrencilerin merasimlere katılması yeni işlerdi. Bunun için önemi büyüktü. Birçok hususlar göz önüne alınarak merasimlere katılacak öğrenciler ayrılır, merasimlere katılmayacaklar serbest bırakılırdı. Merasimlere katılabilmek için her türlü fedakârlığa katlanırdık.

Her sabah okula erkenden gelir, bahçede ders vaktine kadar oynardık. Bir sabah yine erkenden gelmiştim. Bahçe kapısında duran ve o zaman öğretmen yardımcısı olan Mustafa Danışman, yukarıya salona çıkmamızı söyledi. Ders saatine kadar bütün öğrenciler toplandı. Öğretmenler Okul Müdürü’nün odasına girip çıkıyorlar, hallerinde bir fevkaladelik var.

Okul Müdürümüz Nezif Bey, güzel konuşan bir zattı. Yanında eski müdürümüz, Türkçe öğretmeni olan Danışman’la ortaya geldi, etrafına baktı, öğretmenlerin hepsi vardı.

Padişahlığın kaldırıldığını, Cumhuriyet’in ilan edildiğini ve artık Padişah adını ağzımıza almamamızı, Cumhurbaşkanımızın Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri olduğunu uzun uzun anlattı. İçten bir alkışla konuşması sona erdi. Bize de sınıflarımıza girmemiz emredildi. Ben hemen söz istedim. Ne söyleyeceğimi merak eden Müdür ve Hocaları geri döndüler. Ben “Efendim!” diye söze başladım.

“Cumhuriyet’in ilanını öğrendik. Padişahlığın kaldırılmasına da bir sözümüz olamaz ancak, bu devleti kuran bu vatanı bize bırakan, tarihimize altınla yazılacak sahifeler açan Osmanları, Yavuzları ve Fatihleri, dedim gerisini tamamlamadan ensemden bir elin yapıştığını ve ayaklarımız yerden kesilerek Müdür odasına girdiğimi fark ettim. Başımı çevirdiğim zaman Muhiddin Danışman’ın çatılmış kaşları ve sert bakışı ile karşılaştım. “Hocazadem, senden başka söz söyleyecek yok muydu?” dedi. “Aman efendim maksadım itiraz değildi!” dedim.” Anladık evlat! Hiçbir millet bahusus biz Türk Milleti,başta Ulu Önder Gazi Paşa Hazretleri olduğu halde,tarihimizde isim yapmış büyüklerimizi inkar etmeyiz.Fakat bu gün bunun sırası mı idi? Hadi bakalım sınıfına” demişti.

Milli Bayram günlerinde, okulumuz adına konuşmayı ekseriya ben yapardım. Bu konuşmalarım,29 Ekim’de olmasa bile, Padişahlığın ilgası ve Cumhuriyet’in ilanından söz etmemi hocam bilhassa izlerdi. “23 Nisan 1340 Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda, Hükümet önünde yaptığım bir konuşmamın klişesini aşağıya alıyorum.” (1)

Bu konuşmamı yaptığım zaman kürsüden inince arkadaşlarım tebrik ediyorlardı. Memleketimizin sevilmiş insanlarından eski Belediye Başkanı Reşat Aker belirdi. Beni tebrik edeceğini umarken, tam bir külhanbeyi şivesi ile ; “Eyvallah kardeşim!” dedi. Arkasından da ; “Bu ne kıyafet? Yaka ve kollarında bir kadifesi eksik!” dedi. Hemen intikal ettim.

Her devrin bir özentisi olur. Lacivert bir elbise yaptırmıştım. Bir parça, pantolon paçaları genişti. Bir de o zaman moda derecesinde gençler arasında yaygın olan, basık ökçeli, yumurta topuklu pabuç giymiştim. Onun bu ikazından sonra o elbiseyi de, pabuçları da bir daha giymedim.

Bu yazımda adları geçenlerden; Müftümüz, Bolumuzun değil milletçe iftihar edebileceğimiz kıymetli âlimlerimizden H.H. Tayyar Çulha, kıymetli hocam Zuhuri Danışman ve Mustafa Danışman sağ, diğerleri hakkın rahmetine kavuştular. Sağ olanları, Cenabı Haktan sıhhat ve afiyet, ölenlere de rahmet ve mağfiret temenni ederim.

(1) Muhsin Karamanoğlu’nun ilgili bayram konuşması, yazı dizimizin daha önceki bölümlerinde yayımlanmıştır.

“Çele Dergisi. Sayı 31. Kasım 1965.Sh:20,21,22. Muhsin Karamanoğlu.”


14 Eyl 2011 - 00:00 - Yaşam


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bolu Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bolu Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Bolu Gündem editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Bolu Gündem değil haberi geçen ajanstır.