İKTİDAR KAVGASI

Tarih bir milletin ortak hafızasıdır. İslâm tarihi de İslâm toplumlarının ortak hafızasıdır. İslâm toplumlarının yuvarlak olarak 1450 yıla varan ortak bir tarihleri vardır. Bu tarihin hemen, hemen son bin yılı millet olarak bizim baş aktör olduğumuz bir dönemi ihtiva etmektedir. Bundan önceki dönemde de Araplarla bir tarihi geçmişimiz bulunmaktadır. İyi ya da kötü bu geçmişimiz milli hafızamızda derin izler bırakacak şekilde kaydedilmiştir. Mukaddes kitabımızda Cenab-ı Allah (C.C.) “Ey iman edenler, Allah için adaleti ayakta tutup gözetenler olunuz. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olunuz. Bu takvaya daha yakındır. Allah’tan sakının. Elbette Allah yaptıklarınızdan Haberdardır.”( Maide suresi 8.Ayet) diyerek tarih yazımında bize bir ilke sunmuştur. Allah (C.C.) ister dost, ister düşman olsun ilişki içinde bulunduğumuz toplumlarla geçmişimizi adaletle kaydetmemizi istemekte, bunun takvaya daha yakın olduğu ikazını yapmaktadır.

Milletlerin tarihi ise bunun tam tersi kayıtlarla doludur. Günümüzde bile İslâm tarihçileri tarihi olayları kaydederken konuları taraflı bir şekilde ele almaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Mensup oldukları mezhebi, kavmi ya da kabileyi haklı göstermek için olayları eğip bükmekten, objektif tarihçiliğe geçememişlerdir. Tarihi bir minyatür sanatı gibi ele almışlar, konuyu iki boyutlu kabul etmişlerdir. Onlara göre olayın bir eni, bir de boyu vardır. Bu nedenle objeyi ya iyi, ya da kötü olarak değerlendirmişlerdir. Halbuki meselenin bir de derinliği olduğunu görmek istememişlerdir. Tarihi bu şekilde anlayanlara göre tarih bir güzellemeden bir de karalamadan ibarettir. Böyle olunca da Tarih, sevdiklerimizin kusurlarını, sevmediklerimizin meziyetlerini örtme aracı olarak kabul edilmektedir. Şu gerçek iyi anlaşılmalıdır ki mensup olduklarımızın hata ve kusurlarını görüp onları kayda almak, onları sevmemize engel değildir. Sevmediklerimizin meziyetlerini ve haklılıklarını kaydetmek de onların kötülüklerini örtmeye yetmez.

Bu uzun girişi niye yaptığımı merak edenler olabilir. Geçen haftaki yazımı okuduğum kitapları tanıtmaya devam edeceğimi yazarak bitirmiştim. Bu hafta sizlere yeni bir kitabı tanıtmaya çalışacağım. Kitabın adı Sahabe Dönemi İKTİDAR KAVGASI Alevi Sünni Ayrışmasının Arka Planı adını taşımaktadır. Yazarı hemşerimiz Prof. Dr. Ahmet Akbulut’tur. Ahmet Akbulut Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesidir. Elimdeki kitap sekizinci baskı olup Ocak 2020 tarihinde basılmıştır. Kitabın ikinci sayfasında tek bir cümle yer almaktadır. “OKU TEFEKKÜR ET TEFEKKÜR ET OKU” Kur’an Kerim’in ilk emri ile pek çok ayetinde tekrarlanan tefekküre davet eden ayetlerinden mülhem bir cümle ile başlaması calibi dikkattir. Yazar bizi hem okumaya, hem de düşünmeye davet etmektedir. Daha ilk sayfada okumadan düşünmenin, düşünmeden okumanın eksik kalacağı ikazıyla kitabın sayfalarında gezinmenin faydasına dikkati çekmektedir.

Yaklaşık üç yüz sayfalık kitapta Dört Halife Dönemi ve bu dönemle ilgili konular ele alınmakta ve kitap dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm Peygambersiz hayata intibak başlığı altında; Peygamberin ölümünden sonraki hemen gelişen olaylar ele alınmakta ve halifelik kavramıyla birlikte ilk halifenin seçimindeki kıstaslar üzerinde durulmakta ve bu kıstasların İslâm’ın getirdiği ehliyet ve istişare esaslarına uygunluğu değerlendirilmektedir. Ayrıca bu seçimde uygulanan kıstasların Şii, Harici ve Ehl-i sünnet guruplarının görüşlerine göre değerlendirilmesi yapılmaktadır. Siyasi Hayatta Vesayet Dönem başlığını taşıyan İkinci Bölümde Hz. Ömer’in Hz. Ebubekir tarafından halife tayin edilmesi, Hz. Ömer’i şurasıyla Hz. Osman’ın halife yapılması incelenmekte ve bu uygulamaların İslâm’a uygunluğu değerlendirilmektedir. Üçüncü bölümde İçtimai Buhran dönemi adı altında Hz. Osman’ın hilafet dönemi, onun hilafetine karşı oluşan hoşnutsuzlukların sebepleri ve gelişen isyan ve ihtilal hareketleri üzerinde durulmakta, Hz. Osman’ın şehit edilmesi ve Hz. Ali’nin halife olmasıyla birlikte gelişen olaylar anlatılmaktadır. Bu bölümde Muaviye’nin isyanı, Hz.Aişe ve taraftarlarının isyanı, Cemel ve Sıffin savaşı, Hakem olayı ve Haricilerin isyanı anlatılmaktadır. Mazeret Arama Dönemi başlığını taşıyan dördüncü bölümde ise Muaviye’nin kendi halifeliğine ve kendinden sonrası için getirdiği saltanat sistemine meşruiyet kazandırma çalışmaların yer almakta; kader konusu işlenmekte, bu konuyla ilgili olarak meydana gelmiş farklı İslâm mezheplerinin görüşleri incelenmektedir.

Şimdiye kadar bu konuda çok kitaplar okudum. Konu ile ilgili okuduğum kitaplardan yazarımızın netliğinde bir kitap okumadığımı söylemek isterim. Konuya getirdiği açıklık günümüz İslâm âleminin geleceğini inşa etmede önemli katkılarının olacağına inanıyorum. O zaten kitabının önsözünde “İslâm’n insanlığa rehberlik edebilmesi için Kur’ani mesajın Müslüman’ın aklı ile buluşması gerekir. Sorunlarımızı çözmek için geleneğimizi iman düzleminde değil, bilgi düzleminde ele almak bir zorunluluktur. Bilgi uzlaştırır” demek suretiyle okuyucunun dikkatini önemli bir noktaya çekmektedir. Yine ayrıca “Ben olgulardan hareketle anlamlı ve tutarlı tespitlerin yapılabileceğini, fakat geçmişlerini doğru değerlendiremeyenlerin geleceklerini sağlam temeller üzerine inşa edemeyeceklerini düşünüyorum. Bugünkü siyasal, sosyal ve ekonomik açmazlarımızın arka planında doğru değerlendirilemeyen ve sorgulanamayan tam tersine kutsanan geleneğimizin yattığı kanaatindeyim. Gelenekçi Müslüman zihin toplumsal algıdan hareketle geçmiş nesilleri değerlendirmekte ve idealleştirmektedir. Geçmişten ders alan bir yaklaşım söylemi ile süslemektedir. Geçmişin yolundan yürümeyi din zannetmektedir. Doğrusu din, Kur’an’ın gösterdiği hedefi gerçekleştirecek olan yoldan gitmektir. Bu da dünya ve ahret güzelliğini sağlayacak yoldur.” Diyerek tespitlerini okuyucuyla paylaşmaktadır. Yazarımızın önemli bulduğum bir kanaatini de müsaadenizle ben paylaşmak istiyorum. “Akıllı olmak beyin sahibi olmak değil, beyni kullanmaktır. Aklını kullanmayanlara Kur’an sufeha demektedir. Çünkü Kur’an’ın muhatabı aklını kullanan özgür zihinli bireylerdir. Köle zihinli insanlar, kendilerini Kur’an’a muhatap görmemektedirler. Zihinsel kölelikten kurtulmak, bedensel kölelikten kurtulmaktan daha zordur.”

Yazarımız kitabın sonuç bölümünde ise son noktayı koymuş ve “ Asıl yanılgı, bu dönemi (Sahabe dönemi) ideal kabul eden ve Müslüman’a yakışmayan taklitçi zihniyettir. Bu seviyesizlik, Müslümanlardan düşünmeyi kaldırdığı gibi, uyuşmazlıkları da kurumlaştırmıştır. Müslüman’ı adeta hakikat düşmanlığına sürüklemiştir. Kısacası taklit, Müslüman’ı Kur’an’ın muhatabı olmaktan çıkarmış ve geleneğin muhatabı konumuna getirmiştir.” “İslâm’da siyasi anlamda ilk sapma Hz. Peygamber’in vefatından sonra başlamıştır. Bu bakımdan sahabe dönemi, model alınacak bir devir değil, ibret alınacak bir dönemdir.” Diyerek kitabını tamamlamıştır.

Sünni, Şii, Harici bütün Müslümanların geçmişlerini bu kitaptan öğrenecekleri çok gerçekler bulunmaktadır. Parçalanmışlıktan kucaklaşmaya giderken bu kitaptan alacağımız çok şey vardır. Her şeyden önemlisi İmam Hatip mezunlarının din, ilim ve sosyal hayatımıza artık katkı sağladıkları döneme gelmiş olmaktan derin mutluluk duymaktayım.

Kalın sağlıcakla.

Bu yazı toplam 709 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.