KIRSAL KESİM ALEVİLİĞİ VE KENTLEŞME SÜRECİNDE ALEVİLİK (5)

Osmanlı İmparatorluğunun bilinen önemli özelliklerinden biri, bütün Türk devletlerinde olduğu gibi tebaası arasında bulunan bütün din, mezhep ve kavimleri koruma altına alması; onların inanç, dil ve kültürlerini yaşatabilmeleri için tedbirler geliştirmiş olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu 22 milyon kilometre kare büyüklüğe ve 60 milyon nüfusa ulaştığında bünyesinde sayısız kavim bulunmakta; bu kavimler inançlarının gereklerini devletin koruması altında serbestçe yerine getirebiliyorlardı. Ayrıca bu kavimler farklı mezheplerden oluşması hasebiyle mezhebi farklılıklarını koruyor, devlet bu farklılıkların korumasını üzerine alıyordu. Ayrıca bu kavimler dillerini, kültürlerini, geleneklerini, sözlü ve yazılı edebiyatlarını yaşatmada, geliştirmede ve okullar açarak yeni nesillere aktarmakta hiçbir engelle karşılaşmıyorlardı. Bunun tek istisnası Anadolu’da yaşayan Türkmen-Alevileri olmuştur.

Anadolu’ da yaşayan Türkmen- Alevileri 13. Yüz yılda Babai isyanları sebebiyle Selçuklu takibatına uğramış, kitlesel katliamlara maruz kalmıştır. 15. Yüz yılda ise Osmanlı takibatını yaşamış, bu takibat asırlarca sürmüştür. Celâli İsyanları sebebiyle Anadolu’ya geçen Osmanlı ordusu her seferinde sürekli olarak katliam girişimlerini tekrarlamıştır. Tarihimizde bir kara leke olan Kuyucu Murat Paşa’nın bir seferinde çocuk, yaşlı, kadın demeden katlettiği yüz bin insan kellesini kuyulara doldurmasıyla şöhret bulmuş, Kuyucu Murat lakabını bu şeni cinayetlerinden almıştır.

Anadolu’daki bu Türkmen-Alevi katliamının gerçek sebebi Osmanlı- Safavi münasebetlerine dayanırsa da alt yapısının 15. Yüz yılı başlarında alınan Müftü Hamza Gören ve Şeyhülislâm Ebussuud Efendi fetvalarına dayanmakta olduğu sır değildir. Bu iki fetva yazımın üçüncü bölümünde aynen aktarılmıştı. Özetle “Alevilerin dinsiz ve kâfir oldukları, bunların canları, malları helaldir. Bunlarla savaşırken ölmek şehitliğin en yücesidir” denilmekte ve devletin katliamı dinen meşru gösterilirken Sünni Müslüman toplumunu da bu mücadelede taraf olmaya davet vardır. Ayrıca fetvalarda bu iki toplumu ebediyen birbirinden uzaklaştırmak için “kestikleri hayvanların etlerinin yenmeyeceği, mundar olduğu, bunlarla evliliğin batıl olduğu ve nikâh düşmeyeceği” dinen kayıt altına alınmıştır.

Osmanlı’nın bu fetvalara dayalı Türkmen-Alevi politikası Osmanlı’ya ne kazandırdığı tarihlerimizde pek tartışılmış değildir. Ancak bu politikanın günümüzde milletleşme sürecine ne kadar engeller çıkardığı da açıktır. Millet bütünlüğümüzü hedef alan düşman mihrakların bu konuyu ne kadar da kaşıdığı son günlerde bile bütün canlılığı ile devam etmekte, Aleviliğin ayrı bir din olduğu iddiasıyla Batılı devletlerin bir kısım girişimleri gündemimizden düşmemektedir. Taraflardan bazı insanlarımızın mezhep gayretiyle bu girişimlere destek olacak şekilde ki söz ve davranışları, kabuk bağlamak üzere olan tarihi yaraları kanatmak anlamına geldiğini görerek, milli bütünlüğümüz açısından konuya hassasiyet göstermeleri zaruret olmaktadır. Osmanlı’nın Baba, Oğul, Ruh’ul Kuds olarak formüle ettikleri Hıristiyan teslis inancına gösterdikleri müsamahayı Allah, Muhammed Ali diyen Türkmen-Alevi toplumundan esirgemesinin günümüzde izahının yapılması zordur. İstiklâl Savaşında Türkmen-Alevilerinin Kuvay-ı Milliye yanında yer almaları ve cumhuriyet yönetiminin güçlü dayanaklarından olmaları, devletle olan asırlara dayalı soğukluğun giderilmesini sağlamış, laik devlet sistemi içinde Anadolu’da tarihlerinin en mutlu zamanlarını yaşamaya başlamışlardır.

Peki Alevilerin fetvalara dayalı kafir olarak nitelenmeleri ne kadar gerçeklere dayanmaktadır. Bunu da konu ile ilgili yazarımızın kitaplarında yaptığı inceme, saha araştırmaları ile cevaplamaya çalışalım. Prof.Dr. Yahya Mustafa Keskin (İmam Hatip Lisesi mezunu) bu konudaki araştırma sonuçlarını ikinci cildin 143. Sayfasından başlayarak “ İnanç Boyutu ile İlgili Bulgular” başlığıyla bulgularını aktarmakta, 172. Sayfaya kadar bulgularını okurlarıyla paylaşmaktadır. Yazarın Türkmen-Alevi toplumunun inancını oluşturan, bizimde “imanın şartları” olarak nitelediğimiz dinin pratik kısmında ki bulguları nedir? Öncelikle onları paylaşalım. Yazarımız Alevilerin Allah İnancı konusunda “Günümüzde Alevi-Bektaşliğin İnanç sistematiği üzerinde birtakım menfi propagandalar yapılsa da bu konuda ülkemizde yapılan ciddi çalışmalarda durumun hiç de sunulmak istendiği gibi olmadığı anlaşılmaktadır.” Demekte, yapılan araştırmaların vardığı “hemen bütün Alevilerin Allah, Kur’an ve Peygamber üçlüsünde birleştikleri” sonucuna katılmaktadır. Yaptığı anket çalışmasında Alevilerin % 86 sının Allah’a inandıkları, % 10’nunun bu konuda kararsız olduğu % 4’nün de Allah’a inanmadığı sonucuna vardığını bütün detaylarıyla paylaşmaktadır. İslâm inanç sistematiği içinde yer alan meleklere iman konusunda vardığı sonuç ise Alevi toplumunun %70’i meleklere inanmakta, %23’ü karasız olduğunu söylemekte %7’side meleklere inanmamaktadır. Yine Alevilerin %68’i kitaplara inandığını, %24’ü karasız olduğunu ve %8’i de inanmadığını söylemektedir. Kitaplara inananların bir kısmı Kur’andaki Ehl-i Beytle ve Hz. Ali ile ilgili bir kısım ayetlerin çıkarıldığını söylemektedirler. Yine İslâm sistematiği içinde yer alan peygamberlere iman sorusuyla Alevilerin %70’inin inandığını, %22’sinin karasız olduğunu ve %8’nin inanmadığı tespit etmiştir. Dinimiz İslâm’ın inanç esaslarından olan Ahirete iman konusundaki bulgular da şöyledir. Alevilerin % 64’ü Âhirete inanmakta, %26’sı bu konuda kararsızlığını ifade ederken %10’nu da inanmadığını söylemektedir. İslâm’ın inanç esaslarından olan kadere iman konusundaki bulgular da şöyledir. Alevilerin %64’ü inanıyor, % 25’i karasız % 11’i inanmıyor.

Yapılan saha çalışmasının sonuçlarına göre bizim “İslâm’ın şartları” diye isimlendirdiğimiz, yazarımın ise “dinin ibadet boyutu” dediği konudaki bulgular da şöyledir. İslam’ın beş şartından birincisi olan namaz konusunda Sünni anlayıştan farklı kanaatleri olsa da esasta büyük farklılık olmadığı tespit edilmiştir. Sünnilerin namaz dediği ibadete Aleviler niyaz demekte, bunlarında dedelerin nezaretinde cemlerde eda edilen halka namazları olduğu söylenmiştir. Yapılan anket çalışmasına göre Alevilerin %3’ü sürekli namaz kılmakta, %14’ü ara sıra, % 83’ü de hiç kılmamaktadır. Halka namazına katılanların oranı % 15’i bulmakta, %25’ bu namaza ara sıra katılmakta, %60’şı da hiç katılmamaktadır. Araştırmacımızın bulgularına göre namaz kılmayan Alevilerin namaz kılmama sebepleri ise “Büyüklerimizden görmediğimiz için, içimden gelmiyor, İnanmadığım için, Zorunlu olduğuna inanmıyorum, nasıl kılınacağını bilmediğim için, şekilciliği özendirdiği için, Hz. Ali soyunun kılmadığı için, İmamları Ehl-i Beyt soyundan gelmediği için ve kıldıktan sonra ahlâksızlık yapacağıma hiç kılmam” şeklinde sıralanmaktadır. İslâm’ın şartlarından olan oruç ise bütün inanç sistemlerinde olduğu gibi Alevilerde de vardır. Aleviler bu orucu Ramazan orucu, Muharrem orucu ve Hızır orucu olarak tutmaktadırlar. Yazılı kaynaklarında ve Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin değerli eseri Mâkâlât’ta orucun farz olduğu kaydedilmekle birlikte Ramazan orucu tam tutulmamaktadır. Muharrem orucu ise bazılarına göre on, bazılarına göre ise on iki gündür. Hızır orucu ise Şubat ayında farklı günlerde tutulan oruçtur. Yapılan araştırmada Aleviler arasında en fazla kabul gören oruçlar sırasıyla Hızır orucu, Muharrem orucu ve Ramazan orucudur. Aleviler uygulamada ve anlayışta farklı olsa da zekât vermekte ve Hacca gitmektedirler. Kelime-i şahadet getirdikleri de bilinmektedir. Bu nedenle İslâm’ın şartlarını değişik de olsa yerine getirdikleri tespit edilmiştir. Günümüzde fetvaya uygun olarak Alevilere Kâfir denilmesinin yanlışlığı Diyanetin değerlendirmeleriyle anlaşılmaktadır. Diyanetin bütün kurumlarında ve konuşmalarında “ülke nüfusunun %99’u Müslüman’dır” derken bu gerçek bütün çıplaklığı ile anlaşılmaktadır.

Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte milli birliğimize düşman odakların tahriklerine rağmen Sünni ve Alevi kardeşliğinin her geçen gün pekiştiği bir gerçektir. Kentleşmenin, sanayileşmenin, Göç hareketlerinin yoğunluk kazandığı ve toplumların birbirini daha iyi tanıma fırsatı bulduğu ülkemizde eski katılıkların yumuşadığı ve bu iki toplumun kucaklaştığı gerçeği gündemimizdedir. Yazarımızın araştırma ve anket sonuçlarından önemli bir bulguda gençlerde ve bilhassa üniversite mezunlarında gevşemeler görüldüğü, bunun yanında kadınların tutucu ve muhafazakâr olduğu tespiti önemlidir. Eğitim faaliyetinin hız kazandığı ülkemizde milli bütünlüğümüz güçlenmekte, 21. Yüzyılın TÜRK ASRI olacağı müjdesi cennet vatanımızın şafaklarından sökmektedir. Başka bulguları ve daha geniş bilgi için kitapları bütün okuyucularıma salık veririm. Yeni konularla buluşmak üzere kalın sağlıcakla.

Bu yazı toplam 1241 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum