İnanç kimliğimizi oluşturanlar (4)

“Hak –Din gökten inen suya benzer. Su gökten temiz, duru ve (Her toprağa) eşit olarak indiği halde, toprağın bileşiminde bulunan unsurların rengi, tadı, kokusu vs.nin değişik olması; suyun tat, renk, koku vb. özelliklerini de değiştirir. O zaman, suyun bazısı tuzlu, bazısı tatlı, bazısı kirli ve bulanık olur; bazısından faydalanılır, bazısından faydalanılamaz. Bu, yeryüzünün cevherlerinin farklı olmasının gerektirdiği bir zorunluluktur. Çünkü aslı ve özü bakımından gökten inen su tatlı, duru ve temiz olduğu halde, yere indikten sonra değişmektedir. Bir başka deyişle eğer su, üzerine indiği toprağın durumuna göre değişmeseydi, o zaman, gökten indirilen suyun hepsi tatlı ve temiz olduğu gibi, kendisinden faydalanılan su da tek tür yani “tatlı-su” olurdu.

İşte “din” de tıpkı bunun gibidir. Yani kendisinden faydalanılan din bir tanedir; geri kalanlar ise, tıpkı acı ve tuzlu sular gibi, kendilerinden faydalanılamayanlardır. Aslında, gökten sadece kendisinden faydalanılabilen tatlı suyun inişi gibi; faydalanılmak üzere indirilen din de sadece bir tanedir. Eğer yeryüzünün her tarafı aynı durumda olsaydı, su değişmezdi, dolayısıyla kullananlar da farklı değil, aynı suyu kullanırlardı. Tıpkı bunun gibi din de değiştirilmeseydi, her yerde aynı din olurdu; dolayısıyla dini kullananlar da, yani dinin mensupları da bir ve aynı ümmet olurdu.” Kaynak ve sünnet aynı olmasına rağmen dinlerin ve o dinlere mensup mezhep, tarikat ve cemaatlerin çeşitlenmesini bu kadar akli ve mantıklı anlatan kişi itikatta bağlı bulunduğumuz İmam MatürîdÎ’dir. Bu alıntı Prof. Dr. Hanifi Özcan’ın MÂTÜRİDÎ’ DE DİNİ ÇOĞULCULUK adındaki kitabından alınmıştır.

“Öyle insanlar vardır ki öldükten sonra da yaşamaya devam ederler. Bu yaşamak onların düşünüp söyledikleri sözlerle veya ortaya koydukları eserlerle çağlar ötesinde bile sürüp gider. Onlar, uzaydaki parlak yıldızlar gibi ışıyıp dururlar ve yolumuzu aydınlatmaya devam ederler. İnsanlığın ortak kültür mirası, sözünü ettiğimiz bu yıldız şahsiyetlerin, bu bilge insanların tüm nesillere armağanıdır. Kelâmcıların hocası diye bilinen EBÛ MANSÛR EL- MÂTÜRÎDÎ de onlardır biridir.” Bu alıntıda İmam Mâtürîdî’nin günümüze ulaşan iki eserinden biri olan TE’VÎLÂTÜ’L KUR’AN  adındaki on sekiz ciltlik Kur’an tefsirinin takdim yazısından alınmıştır. Bu takdim yazısı kitabın basımını karşılayan Ümraniye Belediye Başkanı Sayın HASAN CAN’A aittir.

“Ebû Mansûr el Mâtürîdî Ehl-i Sünnet kelâmı ile dirayet tefsirinin kurucusu ve Hanefi fıkhının geliştiricisidir.” İmam Mâtürîdî hakkında bu çok olumlu ve önemli kanaat ise yukarıda ismini zikrettiğim tefsiri günümüz Türkçesine kazandıran, son asrın önemli İslâm âlimlerinden Prof. Dr .Bekir Topaloğlu’na aittir.

Miladi 944 yılında öldüğü sabit olan İmam Mâtürîdî hakkında  değerlendirme yapmam benim haddimi aşar. Ancak başta Türk Diyanet Vakfı tarafından hazırlanmış 44 ciltlik dev bir ilim hazinesi olan İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ’nin ilgili maddeleri başta olmak üzere  son dönemde hakkında yazılan kitaplardan anladıklarımdan edindiklerimi siz okuyucularımla kısmen de olsa paylaşmak istiyorum. Başta Büyük Selçuklular olmak üzere Osmanlı İmparatorluğunun resmi mezhebi olan Mâtürîdîlik doğal olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan ATATÜRK tarafından da Diyanet İşleri Başkanlığı kurulurken esas alınmasına itina ve özel dikkat gösterilmiş bir mezheptir. Bu kabullerin çok sebepleri olmasına rağmen bence önemli olan iki tanesinden birisi İmam Mâtürîdî’nin Türk olması, ikincisinin ise kurduğu mezhebin akılcı ve İslâmi yorumlamasının inanç kültürümüzle bağdaştırmasıdır.

Ancak, resmi mezhepleri Mâtürîdî’lik olan Selçuklu ve Osmanlı devletleri kısa süre sonra inanç mezhepleri başka mezheplerin etkisi altına girmiş, Mâtürîdî’lik gölgelenmiş, hatta unutturulma gayretleriyle karşı karşıya kalmıştır. Selçukluda kurulan Nizamiye Medreseleri vezir Nizamı Mülk aracılığı ile Şafii mezhebini tedris ederken, Osmanlı medreseleri de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra oradan getirdiği iki bine yakın ulemanın etkisiyle Eşari itikadının egemenliğini kabullenmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı da halen Eşari itikadının etkisi altında faaliyet göstermektedir. Camilerde vaizler Hanefi fıkhını anlatırken, bu mezhebin ilmihal kitapları yaygın bir şekilde piyasada bulunmaktadır. İtikadi yönden ise Mâtürîdî inancından uzak, Ortadoğu toplumlarının aklı dışlayan nakilci anlayışlarına mağlup olduklarını sergilemektedirler. Bunda, son dönemde din adına yapılan tercüme faaliyetlerinin önemli etkisi olduğunu kabullenmek zorundayız. Aynı zamanda Prof. Dr. Bekir Topaloğlu’nun yukarda zikrettiğim tefsirinin basım ve yayımı için müracaat ettiği Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk Diyanet Vakfı ve bu vakfa bağlı İslâm Araştırmaları Merkezi yöneticilerinden müspet cevap alamadığını eserinde zikrederken kelimelerinden teessür ve kınama açıkça anlaşılmaktadır. Bütçeleri milyarlarla ifade edilen bu kuruluş ve vakıfların gelir kaynağı aziz milletimizin yardımlarına dayanmaktadır. Yayınlanan kitapların tek yanlı ve yönlü olması dikkatten kaçmayan bu kuruluş ve vakıfların hem kuruluş esaslarına hem de milletimizin mezhep tercihlerine saygılı olmaları gerekmektedir.

 Konuya önümüzdeki haftadan itibaren devam etmek üzere kalın sağlıcakla.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hasan Dinç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bolu Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bolu Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Bolu Gündem editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Bolu Gündem değil haberi geçen ajanstır.