Medeniyetimizin üç dili

İnsanlık tarihi incelendiğinde dünyanın değişik bölgelerinde birbirlerinden farklı ve karakter özellikleri değişik medeniyetler oluşturdukları görülmektedir. Bilinmeyen Afrika ve keşfi daha yeni dönemlere dayanan Amerika kıtalarının bile yerlileri tarafından oluşturulan medeniyetler maalesef sözde medeni âlem tarafından kaynağında kurutulmuş, onları meydana getiren toplumlar medeni eserleriyle birlikte yok edilmiştir. Zenginlikleri yağmalanmış, her nasılsa gözden kaçırdıkları çok az eser günümüze ulaşabilmiştir. Amerika kıtasının yerleşik toplumları olan İnka, Aztek ve Kızıl Derililerin oluşturdukları medeniyetler yok edilen medeniyetlerin önemli örneklerindendir.

İnsanlığın çok eskiden beri tanıdığı Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika kıtalarında da farklı topluluklar farklı medeniyetler oluşturmuşlardır. Fırat ve Diçle nehirlerinin arasında oluşan ve Mezepotamya olarak bilinen verimli topraklarda Sumer medeniyeti, Nil nehrinin deltasında ve iki kıyısındaki verimli topraklarda oluşan Mısır medeniyeti, Doğu Akdeniz kıyılarında oluşan Finike medeniyeti, Batı Anadolu, Makedonya ve Yunanistan’da oluşan İyon medeniyeti, Kuzey Afrikada oluşan Kartaca medeniyeti ve İtalya toprakları merkez olmak üzere bölge de oluşan Roma medeniyeti eski medeniyetlerin önemli örnekleri olarak sayılabilir.

Bugünkü büyük Asya kıtasının Uzak doğu, Hint kıtası ve Orta Asya  olarak bilinen bölgelerinde de önemli medeniyet merkezleri oluşmuştur. Varlığını orijinal olarak sürdüren Çin medeniyeti ve Hint medeniyeti insanlığın tanıdığı en eski medeniyetlerdir. Orta Asya da önemli medeniyet merkezlerindendir.  Atalarımızın oluşturduğu bu medeniyet havzasında yeni yapılan arkeolojik çalışmalar birçok medeni eserin gün ışığına çıkmasına ve medeni âlemin bu Türk medeniyetini tanımasına sebep olmaktadır.

Orta Asya da atalarımızın oluşturduğu bu medeniyet dili, karakteri, rengi ve şekliyle tamamen milli olup bize aittir. Tarihin çok eski dönemlerinde henüz anlaşılamamış sebeplerle bilinen dünyanın dört bir yanına göç eden atalarımız gittikleri yerlere medeniyetlerini taşıdıkları gibi oraların medeniyetleriyle de tanışmışlar ve kabullenmişlerdir.

Atalarımız en son  VIII. Asırda Müslüman Araplarla karşılaşmışlar ve IX. Asırdan itibaren İslâm Dinini kabul etmeye başlamışlardır. İslâmlaşma X. Asırdan itibaren hız kazanmış, XI. asırdan itibaren Türklerin İslâmlaşma süreci tamamlanmıştır. Kurulan ilk Müslüman Türk devletleri Karahanlılar, Gazneliler, Haezemşahlar ve Selçuklular büyük bir şevkle kendilerinden önce temelleri  Araplar ve İranlılar tarafından atılıp  oluşturulan İslâm Medeniyetinin yeni ve güçlü bir üyesi olmuşlardır. Gelenekleri oluşmuş bu yeni medeniyetin dili işlenmiş ve gelişmiş Arapça ve Farsça dilimiz Türkçe’nin karşısına bir duvar gibi çıkmış, aşılmaz bir olgunun zorunlu kabulüyle karsılaşmıştır.

Yeni medeniyet içinde Arapça İlim dili, Farsça edebiyat dili olarak yerini alırken Türkçeye çok az bir alan kalmış ancak yönetim merkezleri olan saraylarda ve devlet ricalinin yanında yer bulabilmiştir. Böylece Yeni medeniyet halkası içinde üç dil ortaya çıkmış olup medeniyet tarihçileri bu dilleri Arabi, Farsi ve Türki olarak isimlendirmişlerdir. Tarih içinde kurulan   Karahanlı, Gazneli, Babürlü, Selçuklu, Timurlu ve Osmanlı gibi cihan çapındaki Türk devletleri hem bu geleneği kabullenmiş, hem de başka arayışlara izin vermemişlerdir. İslâm medeniyeti içinde bu dillerden Arapça’ya Lisan-i enbiya (Peygamber dili), Farsça’ya Lisan-i evliya (Veliler dili) ve Türkçeye de Lisan-i Ümera (Emirler, Sultanlar dili) denilmiş ve isimlendirilmiştir. Buna  lisan-i ülema (ilim dili), Lisan-i hükema (Hikmet dili) ve Lisan-i ümera (hükmetme, emretme dili) diyenlerde mevcuttur.

İslâm medeniyet halkası içinde yer alan Türk devletleri kendi elleriyle kurdukları medreselerde Arapça’yı öğrenim dili kabul etmişler, ilim dili olarak gelişmesini sağlamışlardır. Zamanla sarayda yaptıkları toplantılarda işlenmiş ve gelişmiş edebiyat dili olan Farsça’yı öne çıkarmışlar ve onun edebiyat dili olarak gelişmesine imkân hazırlamışlardır. Bilhassa Selçuklulardan itibaren Türkçe’yi saraylardan da uzaklaştırmışlar ve onun sultanlar dili olma vasfını da ortadan kaldırmışlardır.  Böylece hem medreseden hem de saraydan uzaklaştırılan güzel dilimiz Türkçe kendi elimizle sokağa itilen bir dil olma kaderini yaşamak zorunda kalmıştır. Bu da yetmezmiş gibi Türkçe yazanlar kaba bulunmuş, horlanmış ve kınamaların muhatabı olmuştur.

Buna rağmen Orta Asyada’dan itibaren bir damar Türkçe’ye sahip çıkmış, devletin ve sarayın bütün ihmallerine rağmen dilimize hayatiyet sağlamış, onun gelişmiş bir dil olması için önündeki bütün engelleri aşarak günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Ahmet Yesevi Hazretlerinden başlayan bu damar, Anadolu’da Yunus Emre ve Hacı Bektaş’la devam etmiş, onların açtığı bu mübarek yoldan Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Gevheri, Dadaloğlu, Dertli, Köroğlu, Sümmani gibi ırmaklarla günümüze ulaşmış; Aşık Veysel’le aşılmaz büyük bir nehir olduğunu kanıtlamıştır.

XIX. asırdan itibaren yeni bir medeniyet havzası içinde yer alma sancılarını yaşayan milletimiz diline sahip çıkma mücadelesini de başlatmıştır. XX. Asırdan itibaren bu çalışmalar güzel sonuçlarını vermeye başlamış kendinden esirgenen ilim dili, edebiyat dili ve devlet dili olma özelliğini cumhuriyetle birlikte kazanmıştır. Üniversitelerimizde öğretim dili Türkçe olmuş, dilimizin gelişme kuralları içinde ilim dili olma vasfını kısa sürede kazandığı cümle âlem tarafından kabul edilmiştir. Yine XX. asrın başlarından bu yana dilimizle meydana getirilen edebi eserler onun ne kadar da işlek bir edebi dil olduğunu göstermiştir. Cumhuiyet Anayasasıyla koruma altına alınan ve devletin resmi dili olması hasebiyle de mükemmel bir devlet dili olma özelliğini koruduğu görülmüştür.

Günümüzde ne idüğü belirsiz bazı kişilerin Türkçe ile ilim yapılmaz gerekçesiyle okullarımızda başlayan Türkçe dışı eğitim ve öğretim arayışları eski hataların tekrar yaşanmaması için ciddiyetle üzerine eğilinmesi gereken konuların başında gelmektedir. Yabancı dil öğrenmek başka, yabancı dille öğretim yapmak başkadır. Çocuklarımız bir ya da birden fazla yabancı dil öğrenmeli, ama Türkçe dışı bir dile okullarımızda öğretim yapmanın önü tıkanmalıdır.   Türkçenin okullardan kovulmasına yol açacak bu belli girişimlere müsamaha gösterilmemelidir. Milletin geleceği açısından hayati olan bu konunun aciliyeti bulunmaktadır. Sosyolojik yasaları dikkate almayanlar sonuçlarından kaçınamazlar.

        

 

 

 

    

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hasan Dinç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bolu Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bolu Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Bolu Gündem editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Bolu Gündem değil haberi geçen ajanstır.