Bedel ya da İmam-ı Azam savunması

Elimde Kasım 2022 de basılmış bir roman var. Siyah bir zemin üzerine kırmızı renkte BEDEL ismi yazılmış. Ben onu kara üzerine kanla yazılmış olarak değerlendirdim. İnsanlık tarihinde inançlarından dolayı zulme maruz kalmış, gördüğü zulme rağmen doğrularından asla geri dönmemiş çok az insan vardır. İşte o çok az insanlardan biri belki de birincisi İmam-ı Azam Ebû Hanife’dir. Hem Emevi, hem de Abbasi zulmüne maruz kalmış bu büyük insan Bizim ve Dünya Müslümanlarının çoğunun amelde mezhebimizin kurucusudur. İslâm tarihi boyunca sultan sofrasına oturan, sultanın verdiği dünyalıklarla onların yönetimlerini meşrulaştırmaya çalışan ulemanın iftiralarına ve karalamalarına uğramış bu büyük insanın savunmasını yapan bir büyük din adamı (!) maalesef çıkmamıştır. Son dönemde Merhum Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk APOLOÇYA adıyla çıkardığı  İmam-ı Azam Savunması bir tarafa bırakılırsa 1300 yıllık geçmiş içinde bu zulme kalem oynatmış bir Allah’ın kuluna tarih şahit olmamıştır. Bunun yanında yazdığı kitaplarda onun için  kâfir diyen, onu İslâm düşmanı ilân eden birçok İslâm büyüğü(!) mevcuttur. Hatta  büyütüp beslediği sonra da okuttuğu öğrencisi İmam Yusuf bile “ Biz ondan din değil fıkıh okuyorduk” denilerek reddedilen biridir.  Günümüzde bu büyük mazlumun uğradığı haksızlığa gönlü razı olmayan, bu nedenle onun hayatını ve mücadelesini romanlaştıran bir yazarımız oldu. Adı Sadık Güner. İşte BEDEL romanı, Sadık Güner’in usta kaleminden çıkmış ve İmam-ı Azam’ın mücadelesini günümüz konularına da ışık tutacak şekilde kaleme alınmış önemli bir BELGESEL ROMAN’dır.

Roman, İmam-ı Azam’ın insanlık tarihine ışık tutacak vecizeleriyle başlamış. Ben de yazıma Doğruluğu asla tartışılmayan bu sözlerden bir kaçını zikrederek başlamak istiyorum. “Sultan sofrasına oturanların fetvasına güvenilmez.” “Kur’an’na ve akla aykırı rivayetler, kaynağı ne olursa olsun delil olamaz.” “Ömrümüz, âlimleri teslim almak isteyen sultanlarla, ilmini saltanatın emrine teslim edenlere karşı mücadele ile geçti.” “Zalimlere karşı savaşı zulümleri üzerinden yap, Kâfirlik ithamıyla değil.”

Yazarımız romanına, İmam-ı Azam’ın çocukluk yıllarından babasıyla yaptığı bir konuşmayla başlar. Gençlik ve iş hayatından sonra ilim öğrenme ve öğrencilik yıllarına ve imamlık dönemlerine geçer. Bu dönemlerle ilgili önemli kesitler romana konu olur. Romanın en önemli bölümünü bu kesitler oluşturur. Karşılaştığı iftiralara rağmen yılmadan oluna devam eder. Hırslar, ihtiraslar,iftiralar, çıkarlar ve Hz. Ali, oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin’e yapılanlar Emeviler’e karşı muhalefetini oluşturur. Bu aileye karşı Abbasilerin de  bakışları değişmeyince onlarla da mücadeleye başlar. Böylece siyasi muhalefetin sıcak esintisini ensesinde hisseder. Bu olumsuz havadan faydalanmaya başlayan ulema, Valiler ve halifenin siyasi takibatı onun ömrünün sonuna kadar devam eder.

 Kitaptan anlaşıldığına göre İmam-ı Azam hakkında ulemanın  itham ve iddiaları şu üç önemli maddede toplanmaktadır. “Kur’an’ı ve sünneti reddedip aklı öne çıkarıyor. Kur’an’nın mahlûk (Yaratılmış) olduğunu söylüyor. Her müminin kendi diliyle namaz kılabileceğini iddia ediyor.” İmam-ı Azam hakkındaki bu itham ve iddialara yemekli bir toplantı düzenleyerek cevap verdi. Davete zamanın bütün uleması katıldı. Yemeğin sonuna doğru ayağa kalkan İmam-ı Azam “Ey müminler!” diyerek konuşmaya başladı. Sonra sözü hakkındaki itham ve iddialara getirerek hepsini davetlilerin gözlerinin içine baka, baka cevapladı. Yapılan itirazlara bir, bir cevap verdi. Önemli itiraz maddelerinden olan mevalinin kendi diliyle ibadet edebileceklerine dair konuya geldi. Bundan sonrasını kitaptan takip edelim. “ Bir de mevalinin kendi dilleriyle ibadet edebileceklerine hükmetmekle suçlanıyorum” diyerek konuşmasını sürdürdü ve şöyle devam etti. “Evet, ben buna inanıyor ve iddia ediyorum. Hatta daha ileriye gidiyor, bilmediği dilde ibadet edenin ibadetinin şüpheli olduğuna inandığımı da söylüyorum. Birinci dayanağım Allah Resulü’nün uygulamasıdır. O, Arapça bilmeyen diğer Müslümanların, sureleri kendi dillerine çevirerek namaz kılmalarına izin verdi. İkinci delilim de akıldır. Allah, kitabını öğüt olarak gönderdiğini haber veriyor. Ne dediğini anlamadan okunması bu ilkeyi yok eder. Ayrıca, sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın buyuruyor. O halde ya Müslümanlar Arap dilini öğrenip namazı ondan sonra kılacaklar veya benim dediğimi yapacaklar. Gayri Arap bunca Müslüman’ın, Arapçayı öğrenmesi düşünülemez. Onun için kendi dillerine çevirip anlayarak namaz kılmalıdırlar. Şunu da vurgulamalıyım ki benim bu görüşüme saldıranların tamamı Arap âlimlerimizdir. İstiyorlar ki herkes onların dilini öğrensin ve konuşsun. Bu muhaldir, Başarılması mümkün değildir. O kardeşlerimiz unutmasınlar ki, birçok mevali kardeşimiz zorlanarak lafzını okumayı öğrenip hiçbir şey anlamadan namaz kılıyorlar. İşte onların tamamının vebali kendileri üzerindedir. Bunun üzerine toplantıyı yöneten vali temsilcisi İbn Ebû Leylâ hızla ayağa kalkarak “Ey İmam yalan söyledin. Dinin dili Arapçadır. Bütün müminler Arapçayı kullanmak zorundadır.” Dedi. Sözlerine kaldığı yerden devam eden İmam-ı Azam “Asıl sen yanlış söyledin ey İbn Ebû Leylâ. Musa İbranca, İsa Aramca, İbrahim daha başka, muhtemelen Sümerce belki de Türkçe konuşuyordu. İbadetlerini, konuştukları dille yapıyorlardı. Arapçayı kullanmadıkları için onların ibadetleri kabul olmadı mı? Allah her peygamberi kendi dili üzere gönderdiğini buyuruyor. Peygamberlerde oluyor da ümmetler neden kendi dillerini kullanmasınlar? Siz cennet dilinin de Arapça olduğunu söylüyorsunuz. Bütün peygamberler cennete gireceğine göre, son elçi Hz. Muhammed’in dışındakiler, bilmedikleri Arapça ile nasıl konuşacaklar? Dikkat ediniz! Sizler, Araplık asabiyetinizi Müslümanlara dayatmak gibi bir günahın içindesiniz. Bu cahiliye saplantılarınızı terk etmenizi tavsiye ederim.”

Gelelim toplantının sonuna. Bu toplantı Kûfe’de yapılmıştır. Kûfe çoğunluğu Arap olmayan Mevali’den oluşuyordu. O nedenle Arapça ibadet dayatması onların çok zoruna gidiyordu. İmam-ı Azam’ın bu fetvası inanç hayatlarını kolaylaştırmış ve herkes bu yola yönelmişti. Toplantıya başkanlık eden İbn Ebû Leylâ’nın itirazlarını dinleyen bile olmadı.

Kitaptan bu bölümü alarak okuyucularımla paylaşmamın sebebi konunun güncel olmasındandır. Aradan geçen bunca yüzyıllara rağmen Arab’ın ve Arapçanın gönüllü askerleri olan bazı insanlar mezhepleri İmam-ı Azam Ebû Hanife olmasına rağmen çok konuda ona ters düşecek fetvalar vermektedirler. Mezhepleriyle ters düştükleri konulardan biri de maalesef anadille ibadet yapılamayacağı öngörüsüdür.

İmam-ı Azam’ın ibretlik hayat hikâyesini güzelim Türkçe ile romanlaştıran, onun bilinmeyen mücadelesinden bazı bölümleriyle okuyucusunu yüz yüze getiren ve en azından hayatı hakkında bir kısım menkıbelerin dışında hiçbir şey bilmediğimiz İmam-ı Azam’ı  günümüz insanına tanıtan Sadık Güner dostuma çok teşekkürler ediyorum. Bu çalışmalarının devamında daha nice güzel eserlerini bekliyorum. Konuya ilgi duyanlara kitabı hararetle tavsiye ediyorum. Kitabı şu adresten temin edebilisiniz.kdy.kitapyurdu.com

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hasan Dinç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bolu Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bolu Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Bolu Gündem editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Bolu Gündem değil haberi geçen ajanstır.

01

Ali - Sözde çoğu kişi Hanefi. Ama dediğini yapan yok.emevi ve abbasiyi yani arabı el üstünde tutuyor

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 24 Ocak 15:10